Salı, Mayıs 11, 2010

Neden totaliter sistemler insanlara yapılan haksızlıktır?

Totaliter sistemlerin hepsinde bir idealizm vardır. Bu idealizm, sınırlı bir grubun veya tüm toplumun mutluluğu yakalamasına yönelik, mutlak doğrulardan oluşan kurallara dayanır. Belirli bir siyasi düzenin tam olarak uygulanmasıyla, herkesin mutlu olacağına inanırlar.

Kendi ideallerinin mutlak doğru olduklarına inandıklarından, kendi siyasi düzenine uymayan tüm fikirlerin ve eylemlerin, kötülüğe hizmet ettiğini düşünürler. Kendilerinde, insanları mutluluğa eriştirmek misyonu gördüklerinden, kötülükleri engellemek isterler. Bu yüzden, farklı olan tüm fikirleri yasaklarlar. Bunları getiren insanları, ağır bir şekilde eleştirirler, onları ötekileştirir ve şeyleştirirler (reification), yani insani sıfatlardan arındırırlar (dehumanization).

Çok güzel niyetlerle bile başlamış olsalar, bu gruplarda kısa süre sonra, baskı ve şiddet keyfileşmeye başlar. Yani farklı olanın kim olduğuna dair tanımlamanın kendisi tamamen kuralsız, keyfi bir şekilde yapılır. Gücü elinde bulunduranlar, iç halkaya, yani güven çemberine girebilmek için, uygulanan şiddetin dozunu giderek artırır. Bir süre sonra, güç tek bir adamda veya küçük bir zümrede toplanır.

Tüm devlet sistemi, katı hiyerarşik, denetime kapalı bir şekilde örgütlenir. Yönetim mekanizmasının iletişiminde muğlaklık hakim hale gelir. İyiyle, kötü birbirine karışır. Güç kullananlar, en çirkin, en vahşi kötülükleri, tamamen saf bir iyilik adına yaparlar. Bu tür denetimsiz, totaliter gruplar içinde, normal insanlar dahi sadistler gibi davranır. Şiddetten hoşlanmayan, barışçıl insanlar dahi, sessiz kalarak şiddetin yayılmasına pasif bir şekilde onay verir.

20. yüzyılın büyük idealist siyasi projelerinin birçoğu bu tür totaliter sistemlere örnektir. Batı dünyası bu sorunları artık aştı; fakat Afrika'da ve müslüman ülkelerin birçoğunda, Çin'de, Kuzey Kore'de hala totaliter sistemler hüküm sürüyor. Bunların yaşanmaması için, demokrasi, şeffaflık, hukuk devleti, insan hakları gibi değerleri hakim kılmamız lazım.

Demokratik sistemler, doğruluğun ne olduğunu herkesin kendi adına tanımlamasına izin verir. İnsanlar kendi doğrularına göre kişisel ve toplumsal hayatlarını düzenleyebilir. Kimsenin kendi inandığı mutlak doğrularla, devlet gücünü kullanarak, tüm toplumu belirli bir siyasi düzen içinde şekillendirmeye hakkı yoktur.

Bu konuları anlatan çok sayıda güzel eser var. Edebiyatta, George Orwell'in 1984 ve Hayvan Çiftliği romanları, Fahrenheit 451, Max Frisch'in Andorra'sı, William Golding'in Sineklerin Tanrısı, benim bu konularda okuduğum güzel eserlerdi. Sosyal psikoloji alanında, Zimbardo'nun Ebu Gureyb Cezaevi İşkencelerini incelediği konuşması, sıradan insanların nasıl toplu bir şekilde kötüleşebildiğini anlatan çok güzel bir konferans.

Cuma, Ağustos 28, 2009

Fall on Fifth


Fall on Fifth, originally uploaded by muckster.


, originally uploaded by K_iwi.

Çarşamba, Ağustos 12, 2009

Debug Edilebilirlik

Birkaç gündür, bir probleme takıldım kaldım. Tezi bitirmek için önümde 1 ay kaldı. Problem şu: bir web sayfası unicode olduğu halde, Türkçe karakterler bir yerde programın çökmesine sebep oluyor. Sorunun sebebini bulmak için kullandığım web arayüzü kütüphanesini (django) debug ediyorum.

Programı debug ederken şöyle bir düşünce geldi aklıma: Bir yazılım kütüphanesini anlatan kitaplar, kütüphanenin tüm kullanım özelliklerini tarif etmek yerine, sorun çıktığında nasıl debug edilebileceğini detaylı olarak tarif etseler çok daha iyi eder. Bütün yazılımların içinde mutlaka çok sayıda yazılım hatası bulunuyor. Veya yazılım hatası olmasa da, programcının tüm mantığı bir bütün olarak kavraması imkansız olduğundan, programcı için karanlık kalan bazı kullanım sorunları çıkıyor. Kitapların, her şeyi tarif etmesi mümkün değil. Çözüm tarif edilmiş olsa da, programcının ihtiyaç duyduğu bilginin nerede olduğunu bulması çok zaman alıyor.

Bu soruna benim çözüm önerim şöyle: Kitaplar, bir kütüphanenin en ince detaylarına kadar gerektiği zaman nasıl debug edilebileceğini tarif etsin. Böylece programcı, sorunla karşılaştığında, kendi kendine bunun sebebini bulur. Hem insanın bir şeyi uğraşarak öğrenmesi, hazır bilgiyi okuyarak öğrenmesinden çok daha iyi yerleşir.

Bunlara ek olarak, tüm altyapı kütüphanelerinde mutlaka soyutlama sızıntısı (abstraction leakage) bulunuyor. Soyutlama sızıntısının anlamı şu: Mesela araba kullanıyorsunuz. Direksiyon, pedal ve viteslerin nasıl kullanıldığını bilmeniz yeterli. Arabanın içindeki şanzıman, motora dair hiçbir şey bilmeseniz de olur. İşte burada, arabanın iç yapısı, kullanıcısından soyutlanmıştır.

Yazılım kütüphanelerinde, bu tür soyutlama sızıntıları mutlaka oluyor. Çok basit yazılımlar bile, bir arabadaki mekanik parametrelerden daha çok sayıda çeşitlilik ve karmaşıklık içerebiliyor. Bu yüzden yazılımlardaki altyapı kütüphanelerinin, üst katmanlardan tamamen soyutlanması çok zor. Dolayısıyla, bir kütüphaneyi kullanan programcı, sadece bunun kullanım arayüzünü bilmesi yeterli olmuyor. Ayrıca iç işleyiş mantığını da bilmesi gerekiyor ki, karşılaştığı sorunları çözebilsin. Burada da debug edilebilirlik çok kritik bir özellik. Çünkü eğer altyapı kütüphanesi, yeterince kolay ve şeffaf bir şekilde debug edilemezse, o zaman, programcının basit bir problemin sebebini anlaması çok zaman alıyor.

Cuma, Haziran 26, 2009

Neden CMMI?

Facebookta Kunt Elektronikten Ali Yıldırım'la CMMI üzerine yazışıyorduk. Orada yazdıklarımı burada yayınlayacağım:

(Özet olarak, CMMI yazılım geliştirme süreçlerinin kaliteli olmasını temin etmeye yönelik bir kalite modeli.)

kişisel görüşüm, cmmi modelinin yazılım sektöründe belirli bir büyüklüğün üzerindeki firmalar için, birinci derecede öncelikli iş olduğu yönünde. neden bu kadar önemli olduğunu düşünüyorum? edward deming adında bir mühendis var. bu adam, başta honda ve toyota olmak üzere japon oto sanayisinin amerika'nın çok üstünde bir kalite ve rekabetçi güce ulaşmasını sağlayan mühendislerden birisidir. deming'in çok meşhur bir sözü var, diyor ki: "bir ürünün kalitesi, ancak o ürünün üretildiği sürecin kalitesi kadar olabilir"

bu çok anlamlı ve aslında sadece imalat sanayine değil, tüm sanatlara uyarlanabilecek bir fikir. ürettiğimiz herhangi bir eser (fikir, ürün, hizmet her neyse), o eseri üretirken kullandığımız yöntemin (araçlar, kurallar, iş akışı vs.) kalitesinden daha iyi olamaz. yöntemin kalitesi, eserin kalitesini belirler.

efqm, iso, 6 sigma, yalın düşünce gibi toplam kalite yönetiminin uygulanmasına yönelik çok sayıda model uzun zamandan beri biliniyor. fakat bu modeller, genellikle imalat veya hizmet ağırlıklı çalışan firmalara özel üretilmiş. yazılım sektörünün içinde, her biri birbirinden çok farklı ürün geliştirme süreçleri yer aldığından, bu modellerin yazılım sektöründe uygulanması uygun olmuyor. cmmi, işte bu eksiği dolduruyor.

cmmi sayesinde yazılım geliştirme işleri, karmakarışık, ne zaman ne olacağı bilinmeyen, hiç kimsenin içeride ne geliştirildiğini bilmediği, tüm projenin başarısının bir iki uzmana bağlı olduğu, öngörülemeyen işler olmaktan çıkıyor. yazılım geliştirme süreci, yönetilebilir ve iyileştirilebilir bir hale geliyor. bu çok önemli bir şey.

sektörün içinde olan herkes bu sektörde ne kadar büyük doğrudan ve dolaylı maliyetlerin olduğunu bilir. gereksinim analizinde uzmanlık, konfigürasyon yönetiminde uzmanlık, bunlar yararlı ve önemli beceriler. fakat bu tip tek tek ayrık alanlarda uzmanlık sağlamak, projelerin kalitesini teminat altına almak için yeterli olmuyor. tüm kritik becerilerde belli bir yetkinlik sağlamak lazım. cmmi bütün bu alanlarda yetkinlik sağlayan, yönlendirici bir model sunuyor.

Pazartesi, Haziran 15, 2009

Halil Kulluk - Ol Hareket Bul Bereket

Bugünkü "Başlama Sanatı" çalıştayının üçüncü kısmında, Halil Kulluk Mesneviden esinlendiği girişimcilik ve yenişimle ilgili fikirlerini paylaştı. (ilk kısımda Thomas Emerson girişimcilikte çok yapılan hatalar ve işe başlamakla ilgili dersler konusunda konuşmuştu.) Aldığım notların ham hali:

işleri tek başınıza yapmazsınız, takım halinde yapmanız gerekir. en az bir kişi daha.

biz sunumlarımızda kültürel parçaları da katmaya çalışıyoruz. türkçeye de yeni kavramlar katmaya çalışıyoruz.

ilk adımların keyfi:
ilk adımları ne zaman atarız? bir anne baba için en güzel an, çocuğunun attığı ilk adımlardır. ben bunu hissettim geçenlerde. yine aynı anne baballar, bir kişi şirket kurarken, şirketinin ilk adımlarında keyifle desteklerse, o şirket coşar.

mevlana diyor ki: sen kafiyeyi ara hayatta, kafiyeyi ara.

nazımın serbest veznine hayranım, ama kafiye de kulağa hoş gelir

"ol hareket bul bereket"

be the action and find the abundance.

bu kelimeler çok önemli. geçenlerde, yeşil yenimiş olmalı benim için, diye bir konuşma yaptım. orada üç y'den bahsettik. yani kullan, yine kullan, yeniden kullan.

yeniden yerine, yeteri kullanmak. ...

Yazının Devamı...

Thomas Emerson - Secrets Of Success Of Entrepreneurs

Boğaziçi Endüstri öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Rıza Kaylan ve Intekno şirketi kurucusu Halil Kulluk birlikte bugün girişimcilik ve yenişimle (inovasyon) ilgili esinlendiren, girişimciler için çok yararlı bir çalıştay düzenlediler.

Ana konuşmacı Carnegie Mellon'dan Dr. Thomas Emerson'du. Çalıştayın son bölümünde Halil Kulluk da "Ol Hareket Bul Bereket" başlıklı konuşmasında, Mesnevi'den yaptığı okumalara, girişimcilik bakış açısıyla özgün bir yorum getirdi.

Emerson iş hayatında 3 şirket kurmuş. Kurumsal müşteri hizmetlerinin sıklıkla kullandığı etkileşimli telefon sistemlerini Emerson icat etmiş ve ticari bir ürün haline getirmiş. Seminer sırasında aldığım notların ham hali:

Thomas Emerson - Secrets Of Success As Of Entrepreneur

bu dersi genelde carnegie mellondaki öğrencilere giriş seviyesinde anlatıyorum. bu derste, girişmcilerin nasıl düşünüp davrandıklarını ve diğer insanlardan nasıl farklı olduğunu anlatıyorum. girişimcilik bir zihin alışkanlığıyla ilgili. dünyayı farklı bir ve daha iyi bir yer haline getirmekle ilgili.

çoğu firma bir fikirle başlar. eğer bu fikir, pazardan gelen bir talepten kaynaklanırsa daha iyi olur. benim ilk şirketim, plantronics corp. 1969'da kurdum. ilk başta, teknik görevli olarak başladım. sonra donanım ve yazılım üretimine baktım. en sonunda ceo oldum. şirketin 3 kişiden yüzlerce kişiye büyümesini izledim. sonunda firma, nortel'e satıldı. 450 m dolara satın alındı. ilk risk sermayecisiyle karşılaştığımda, mr. smith'le tanıştım. bu adam rockefeller'ın parasıyla yatırım yapıyordu. iş planımız aldı, ve onu çöp kutusuna attı. bize dedi ki: "siz iş adamı değilsiniz. hatta mühendis bile edğilsiniz. siz fizikçisiniz." dedi ve iş planını çöpe attı. halbuki biz iş fikrimize çok kuvvetle inanıyorduk.

Yazının Devamı...

Salı, Haziran 02, 2009

Teknoloji Girisimcileri icin Dersler - Naeem Zafar Seminer Notlari

Naeem Zafar'in ikinci semineri. İlk seminer, Türkiye'de Silikon Vadisi gibi yenilikçi ve girişimci bir kültürün nasıl oluşturulabileceğine yönelik fikirler içeriyordu. İkinci seminerdeyse,Naeem Zafar teknoloji girişimcilerine, kendi deneyimlerini anlatıyor. Zafar, kendisi de bir düzine başarılı şirket kurmuş, bu arada pek çok başarısızlıklar da yaşamış, toplam 70 milyon dolarlık fon toplamış, Silikon Vadisinden bir girişimci olduğundan, anlattığı fikirler, doğrudan kendi deneyimlerine ve gözlemlerine dayanıyor. Ben çok yararlandım, girişimci kişilere bu notları okumalarını tavsiye ederim.


www.startup-advisor.com

girişimciliğin tanımı:
kontrol etmediğiniz kaynaklarla iş fırsatlarını takip etmek
henüz bu paranız olmasa da, iş fırsatını ararsınız.
bu yüzden çok yaratıcı olmanız gerekir.

tipik bir organizasyon nasıldır?
hissedarlar üsttedir. parayı verirler. hissedarlar, yönetim kurulunu seçerler. yönetim kurulu 3-7 kişiden oluşur. bunların görevi firmayı idare etmek değil. ceo bulmak ve politikayı belirlemek.

türkiyede hissesi olan herkes yönetim kurulunda olmak ister. 15 (veya 50) sene önce amerika da böyleydi.

problem şu ki, eğer firmayı siz kurarsanız, hem hissedar olursunuz, hem de ceo. fakat bazen ceo'nun değiştirilmesi gerekir. ama girişimciler için bu büyük bir ego çatışmasına sebep olur.

Yazının Devamı...

Turkiyede Silikon Vadisi Nasil Olusturulur? - Naeem Zafar Seminer Notlari

Uzun zamandır mesaj yayınlayamadım. Fakat bugün girişimcilik ve inovasyonla ilgili harika bir seminere katıldım, tüm seminerin notunu tuttum. Seminerin yerini tutmasa da, yine de ilgilenenlere yararlı olacağını düşünüyorum.

Silikon Vadisinde bir düzine kadar şirket kurmuş, toplam 70 Milyon doların üzerinde fon kaldırmış (raise fund?) olan Pakistan kökenli Naeem Zafar tecrübelerini aktardı.

Yeni bir teknoloji girişiminde bulunmayı düşünenler veya Türkiye'de yenilikçi/inovatif bir iş kültürü oluşması için çalışmak isteyenlere aşağıdaki seminer notlarını okumalarını tavsiye ederim. (Notları ham haliyle yayınlıyorum)

türkiyenin teknoloji sektöründe çok büyük potansiyeli var.

silikon vadisi, stanford üniversitesi etrafında oluşmuş. yahoo, apple, google, intel ve daha çok sayıda büyük firma burada gelişti.

neden burada bu kadar çok inovasyon oluşuyor?

neden burada böyle olduğunu anlarsak, siz burada da bunu yapabilirsiniz. austin, boston ve banagaloreda da inovasyon var, ama bu seviyede değil

vadinin tarihi hep böyle değildi. 60lı yıllarda tamamen meyve bahçeleri vardı. 70lerde intel kuruldu. yarıiletkenler sektörü büyüdü. 80lerde her şey kişisel bilgisayardı. 90larda internet fırladı.

Yazının Devamı...

Cumartesi, Şubat 28, 2009

Grup Kimligi ve Ustunluk Iddiasi Uzerine

insanlar grup içinde nasıl ikna oluyor? neden insanların sahip oldukları fikirlerle, bulundukları sosyal ortam arasında yakın ilişki var?

birkaç gözlem:

- insanlar içinde bulundukları sosyal çevrenin (aile, mahalle, arkadaşlar vs.) görüşlerini ve değerlerini benimsemeye meyilli.
- utanma duygusu insanları ikna etmede çok güçlü. eğer herkesin dalga geçtiği, küçümsediği bir karşıt görüş (düşman, öteki) varsa, kişi çoğunluğun savunduğu "doğru" görüşü sahiplenmeye meylediyor.
- otorite sahibi kişilerin sözleri, insanlar üzerinde daha yüksek etki sahibi oluyor.
- bir konuşmacı, kuvvetlice vurgulayarak abartılı veriler sunduğunda, kimseden tepki görmezse, dinleyiciler verilerin gerçek olduğuna inanıyor.
- insanlar, tek başlarınayken kendi kendilerini eleştirmeye açık olabilir, fakat grup içinde eleştirilmeye karşı aşırı duyarlı oluyor. bu yüzden, grup içinde değer çatışması ortaya çıktığında, kişi kendi benliğini üstün çıkarmak için, çok kuvvetli güdülenme hisseder. ne var ki, bu kişiler, kendilerini eleştiriye çok açık, mütevazi ve kusurları olan insanlar olarak görebiliyorlar.
- insanlar, sadece birey olarak kendilerine ait değerleri değil, kendilerini ait hissettikleri grubun (aile, cemaat, halk, kurum vs.) değerlerinin eleştirilmesine karşı da aşırı derece duyarlı. hatta pek çok kişi, kendi bireysel değerlerinden çok daha fazla, aidiyet hissettikleri grubun değerlerine karşı hassasiyet gösterir.
- bir değer çatışması ortaya çıktığında, insanlar bir şekilde kendilerinin ve ait oldukları grubun değerlerini üstün çıkartmaya çalışır. burada kişilerin uyguladıkları iletişimin büyük kısmı, sözsüz iletişime dayanır, aynı duygusal iletişimdeki gibi. yani insanların söyledikleri kelimeler gerçek mesajın çok ufak kısmını taşır. gerçek mesaj, ses tonu, söylenmeyen kelimeler, gülmek, jest, mimik ve benzeri davranışlarda saklıdır.
- değer çatışmasından kastım, insanın kendisine veya grubuna ait değerlere ait fikirlerin tartışılması. burada temel sorun, bu değerlerin genellikle başkalarına karşı bir üstünlük ölçüsü olarak kullanılmasında ortaya çıkıyor.
- insanlar çoğu zaman kendi bireysel benlikleriyle, grup kimliklerini birleştiriyor. bu yüzden, gerek birey gerekse grup olarak yüklendikleri değeri, aslında kendi tekil benliklerine ait değer olarak algılıyorlar.
- görünüşte fikir tartışması olarak görünen tartışmaların birçoğu, hakikatte benliklere ait değer çatışmasıdır. bu gibi tartışmalarda, insanlar aslında fikirlerini değil, kendi benliklerini savunmaya, hatta daha doğrusu üstün çıkarmaya çalışıyorlar.
- mal, mülk, kariyer, çekicilik, başarı bunların hepsi başka insanlara karşı üstünlük iddia etmek için kullanılabilir. fakat bunlara ek olarak, değerlere dayalı üstünlük de, mal mülk gibi başka insanlara karşı üstünlük iddiasında bir araç olarak kullanılabilir. bir kişinin mülküyle üstünlük taslamasıyla, kendisine sözsüz iletişimle atfettiği değerlerle üstünlük taslaması arasında ahlaki olarak bir farklılık yok sanıyorum.

Cuma, Aralık 19, 2008

1915 Ermeni Meselesi Hakkindaki Dusuncelerim

İçeride:
Bir grup bir katliamı önce planlıyor, sonra uyguluyor, sonra da katliamın konuşulmasını yasaklıyor.
Bir diğer grup suçu biliyor, fakat kendi halkının gördüğü zulümler kabul edilmeden, suçu kabullenmeyi zül sayıyor.
Millet, suçun vuku bulmadığına inanıyor. Suçlu grup korunuyor, suçu açıklayanlar suçlanıyor.

Dışarıda:
Bir grup, suçu tüm millete yüklemeye çalışıyor. Kendi menfaatleri için, acı bir olayı kullanmak istiyor.
Bir halk, sürekli geçmişte yaşanmış bir zulmü tekrarlıyor. Aynı acıları tekrar tekrar yaşıyor.
Halkın içinden bir grup, sadece suçu işleyenleri değil, tüm bir milleti suçluyor, nefreti körüklüyor.

Öncesi:
Büyük devletler ve ecnebi halklardan çıkan isyancı gruplar, bir millete topyekun saldırıyor. Bir devlet çöküyor. Bir millet kırılıyor.
Bir grup, elde kalanları kurtarmak için, kendi milletlerine yapılanlara misliyle karşılık vermeyi meşru sayıyor.
Grup, devleti ele geçiriyor, devletin imkanlarını, kendi düşüncelerini gerçekleştirmek için kullanıyor.

Çarşamba, Kasım 26, 2008

Modern Binalarda Sosyallesme Alanlari

Dün Kalder'in Kalite Kongresine katıldım. Çok güzel konuşmalar vardı. Keşke dizüstü bilgisayarımı yanıma alsaydım, bunları şimdi yayınlama imkanım olurdu.

Bu yazıda kısa bir şekilde Tago Mimarlık firmasından Tatsuya Yamamoto'nun dikkatimi çeken bir fikrine değineceğim. Çok değerli şeyler söyledi Yamamoto, fakat bir tanesi bana çarpıcı geldi:
Mimar Yamamoto diyor ki, modern binalarda insanlar sosyal etkileşim alanı arıyorlar. Bunun için, modern binaların en güzel yerini, yani terasını cazibeli bir hale getirip, bir sosyal buluşma mekanı olarak tasarladıklarını söyledi.

3000 kişinin yaşadığı bina projelerinin çatıları, son derece güzel bir şekilde düzenlenmiş bahçeler ve kafelerle süsleniyor.



Tago Mimarlık Novus Projesi Tasarımı

Fakat bana kalırsa burada Yamamoto yanlış problemi çözüyor. Sorun, binalarda sosyal etkileşim mekanı bulunmaması değil. Sorun, modern ve refah seviyesi yüksek insanların etkileşimden kaçınması.

İlgimi çeken bir gözlemdir: Nüfus yoğunluğunun çok düşük olduğu bir gecekondu semtini dolaşırken, sokaklarda insanları hareket halinde, oynarken ve sohbet ederken görürsünüz. Fakat Ataşehir, Ümitköy gibi modern uydu kentlerde, son derece güzel çevre düzenlemesi ve yüksek nüfus yoğunluğu bulunmasına rağmen, her yer ıssız ve sessizdir. Demek ki sorun, sosyal mekanların bulunmayışından kaynaklanmıyor. Bana kalırsa, Yamamoto'nun yeni binalarındaki kafeli, bahçeli teraslar da bomboş ve sessiz mekanlar olarak duracak.

Cumartesi, Kasım 15, 2008

30 Yasina Girmek

Yarın 30 yaşıma gireceğimi ve ölümün gerçekliğini düşünüyordum. Peygamber Efendimizin bir sözü aklıma geldi: "İnsana ibret olarak ölüm yeter." Gerçekten de ölümün, insan hayatında inanılmaz derecede önemli bir yeri var. Ölüm, tek başına insana hakikati öğretebilecek bir varlık.

Bunları düşünürken, sonbahardan eşsiz bir resim çıktı ekranımda:

sonbaharda kırmızı
Bugün Facebookta Mehmet Akdağ adlı bir arkadaş, "Ben neden insan öldüremem? Bunun felsefi açıklaması nedir?" diye bir soru sormuş. Çok ilginç geldi bana. Hakikaten neden insan öldürmek içimizde bu denli büyük bir günah? Bir adam öldüren bir kişi, çok büyük bir vicdani yıkım yaşıyor. Bambaşka bir insan oluyor. Hayat ve ölüm, varlığımızın öyle derin bir gerçekliği ki, her şey onunla anlamlanıyor.

Ölümü düşünüyorum. Düşündükçe, her şeyin anlamı farklılaşıyor. İnsanın varoluşsal bir problemi, ölüm: Ben neyim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?

Doğrusu ölümü düşünmek beni heyecanlandırıyor. İçimden tekrarlıyorum, "ölüm" kelimesini. Algılamak istiyorum, ölümün hakikatini.

20'li yaşlar, insana bir güvenlik hissi veriyor. Gençlik algısı hakim 20'li yaşlarda. Bunun sona ermesi, muhtemelen çoğu insanı çok etkilemiştir. 30 yaşına kadar insan yaşlanmıyor, sanki 30'la birlikte başlıyor yaşlanmak.

Fakat bu güzel bir şey. Çünkü ölüm hayatın en büyük gerçeği. 30 yaş bu gerçeği daha iyi hissetmeyi sağlıyor. Gerçeğe yaklaşmak güzel bir şey.

Pazartesi, Ekim 20, 2008

Pratik Bir Nesne Modelleme Araci: Mapsys

Mapsys normalde sistem dinamiği modelleri geliştirmek için üretilmiş bir araç. Fakat çok hızlı bir şekilde çizge (bağlantılı öğelerden oluşan bir şema) oluşturma kabiliyeti sunduğu için, bu aracı yazılım geliştirmede nesne modellemesi için de kullanmak çok pratik oluyor.

Yazının Devamı...

Pazar, Ekim 19, 2008

Komplo Teorilerindeki Dusunme Yontemi Hatalari

Komplo teorileri günümüzde çok yaygın. En çok satan kitaplar ve en çok izlenen videolar komplo teorilerine dayanıyor. Sadece kendi ülkemizde değil, tüm dünyada özellikle ABD'de en çok rağbet gören fikir akımları komplo teorilerine dayanır hale geldi.

Benim kişisel hayatımda da komplo teorileri çok yer alıyor. Çok sıkçana çevremdeki insanlarla, komplo teorileriyle ilgili tartışırken buluyorum kendimi. Ne yazık ki, komplo teorilerine inanan insanları bunun tersine ikna etmede çok nadiren başarı sağlayabiliyorum. Bu yüzden, konuyu felsefi olarak daha derin bir şekilde incelemeye karar verdim. Umarım, yeterince doğru ve kapsayıcı bir fikir eseri ortaya çıkar.

Konuyla ilgili en az iki makale planlıyorum. Bu ilk makale denemesinde, komplo teorilerini savunanların çok sıkça düştükleri bazı mantık ve yöntem hatalarını ele alıyorum. Bundan sonraki makalede, komplo teorilerinin inanmanın altında yatan gerekçeleri incelemeyi planlıyorum. Burada ifade ettiğim fikirlerin sağlamlaştırılmasıyla ilgili katkısı olabilecek her türlü destekleyici veya muhalif düşünceye açığım.

Komplo teorilerinde yaygın mantık ve düşünme yöntemi hatalarının şu maddeleri içerdiğini düşünüyorum:

Yazının Devamı...

Çarşamba, Ekim 15, 2008

Probleme Olumlu Yaklasim Ustalastirir

İnsan yeni bir problemle karşılaştığında ne olur?
Kişinin bilgi seviyesi ne kadar çoksa, problemlerle karşılaştığında, bunu daha olumlu bir tavırla karşılar. Yani bilgi, kişinin problemlere yatkınlığını artırır. Problemlere yatkınlık, iş yapma istek ve azmini artırır. İstek ve azim, kaliteli çalışmanın süresini artırır.

Yazının Devamı...

Pazartesi, Ekim 13, 2008

Yari Cevik Tasarim

Çevik süreçler genel olarak, sistemin ön tasarım ile geliştirilmesinin yerine, tasarımın test ve programlama içinden geliştirilmesini söylüyor. Bu kural genel olarak doğru bir kural. Fakat istisnaları var.
Son zamanlarda üzerinde çalıştığım iş akışı otomasyonu projesinde, farklı bir yöntem izliyorum. Önce dokümantasyon ile birlikte, sözde kod benzeri mantıksal bir tasarımı çıkarmaya çalışıyorum. Gayet verimli oluyor. Program ve testin yararı, mantıksal adımlardaki boşlukları tümüyle gidermek oluyor. Fakat ister istemez, üst seviye hızlı bakıştan biraz ödün vermek gerekiyor. Ayrıca kod bir kere yazıldıktan sonra, mevcut kod evrime engel oluyor.
Dinamik diller, type inferencing, otomatik refactoring desteği mevcut kodun evrilmesini kolaylaştırıyor; fakat yine de bu araçlarla bile değişim düşüncenin hızına yetişemiyor. Ne var ki, aklın da kapasitesi çabuk doluyor. Tasarım kararlarının sayısı belirli bir miktarın üzerine çıkınca, zihin bunları takip edemiyor.
Bu yüzden, şöyle bir yöntem izliyorum: Eğer tasarım gerektiren zor bir problem üzerine çalışıyorsam, önce sözde kodlarla mantıksal tasarımı geliştiriyorum. Aklımın kaldırabileceği kadar karmaşıklığa varınca, program ve testleri yazıyorum. Sonra bir sonraki tasarım problemi için yeniden, mantıksal tasarımı elle yapmaya geri dönüyorum. Çevik ilkelerin tavsiye ettiği gibi, bu da yine devirli bir tasarım süreci. Fakat çevik ilkelerden farkı, önce tasarım, sonra program/test.
Gerçi bu usul çok yeni bir farklılaşma da sayılmaz. Yıllardan beri çevik yöntemlerden sayılan Jeff de Luca ve Peter Coad’ın FDD (feature driven development) yöntemi de önce tasarım, sonra programlama çevrimini tavsiye ediyor.

Çarşamba, Ekim 08, 2008

Word'deki Yazilim Hatalari




Dünyanın en çok kullanılan yazılımlarından biri olan Word, çok fazla yazılım hatasına sahip. Özellikle büyük belgeler hazırlarken, Word kullanıcıyı anlaşılmaz birçok sorunla rahatsız ediyor. En son beni çokça uğraştıran bir sorun, eşimin Word'de yazdığı doktora tezinde ortaya çıktı.

Yazının Devamı...

Salı, Ekim 07, 2008

Bilginin Dogrulugu ve Ahlaki Sorumluluk

İnsanlar bazı kurum veya kişilerle ilgili çok çarpıcı iddialar ve suçlamalar içeren mailler yolluyorlar birbirine. Bu mailler, çeşitli deliller ve tanıklıklara başvuran haberlerle pekiştiriliyor. Fakat sorun şu ki, kaynak olarak kullanılan delil ve tanıklıklar çoğu zaman gerçek değil. Bu genel ve her yerde her zaman geçerli olan bir sorun. Sadece öteki grupların gönderdiği maillerde değil, bizzat kendi görüşümüzdeki, kendimizi ait gördüğümüz gruptaki insanların gönderdiği haberlerde bu sorun geçerli.

Şimdi ahlaki açıdan işin önemli yanı şu: Söylediğimiz her şey doğru olmalıdır. Başka bir kaynaktan bir bilgi aktarırken dahi, kaynakların doğruluğundan emin olmak bizim sorumluluğumuzdadır.

Yazının Devamı...