insanlar grup içinde nasıl ikna oluyor? neden insanların sahip oldukları fikirlerle, bulundukları sosyal ortam arasında yakın ilişki var?
birkaç gözlem:
- insanlar içinde bulundukları sosyal çevrenin (aile, mahalle, arkadaşlar vs.) görüşlerini ve değerlerini benimsemeye meyilli.
- utanma duygusu insanları ikna etmede çok güçlü. eğer herkesin dalga geçtiği, küçümsediği bir karşıt görüş (düşman, öteki) varsa, kişi çoğunluğun savunduğu "doğru" görüşü sahiplenmeye meylediyor.
- otorite sahibi kişilerin sözleri, insanlar üzerinde daha yüksek etki sahibi oluyor.
- bir konuşmacı, kuvvetlice vurgulayarak abartılı veriler sunduğunda, kimseden tepki görmezse, dinleyiciler verilerin gerçek olduğuna inanıyor.
- insanlar, tek başlarınayken kendi kendilerini eleştirmeye açık olabilir, fakat grup içinde eleştirilmeye karşı aşırı duyarlı oluyor. bu yüzden, grup içinde değer çatışması ortaya çıktığında, kişi kendi benliğini üstün çıkarmak için, çok kuvvetli güdülenme hisseder. ne var ki, bu kişiler, kendilerini eleştiriye çok açık, mütevazi ve kusurları olan insanlar olarak görebiliyorlar.
- insanlar, sadece birey olarak kendilerine ait değerleri değil, kendilerini ait hissettikleri grubun (aile, cemaat, halk, kurum vs.) değerlerinin eleştirilmesine karşı da aşırı derece duyarlı. hatta pek çok kişi, kendi bireysel değerlerinden çok daha fazla, aidiyet hissettikleri grubun değerlerine karşı hassasiyet gösterir.
- bir değer çatışması ortaya çıktığında, insanlar bir şekilde kendilerinin ve ait oldukları grubun değerlerini üstün çıkartmaya çalışır. burada kişilerin uyguladıkları iletişimin büyük kısmı, sözsüz iletişime dayanır, aynı duygusal iletişimdeki gibi. yani insanların söyledikleri kelimeler gerçek mesajın çok ufak kısmını taşır. gerçek mesaj, ses tonu, söylenmeyen kelimeler, gülmek, jest, mimik ve benzeri davranışlarda saklıdır.
- değer çatışmasından kastım, insanın kendisine veya grubuna ait değerlere ait fikirlerin tartışılması. burada temel sorun, bu değerlerin genellikle başkalarına karşı bir üstünlük ölçüsü olarak kullanılmasında ortaya çıkıyor.
- insanlar çoğu zaman kendi bireysel benlikleriyle, grup kimliklerini birleştiriyor. bu yüzden, gerek birey gerekse grup olarak yüklendikleri değeri, aslında kendi tekil benliklerine ait değer olarak algılıyorlar.
- görünüşte fikir tartışması olarak görünen tartışmaların birçoğu, hakikatte benliklere ait değer çatışmasıdır. bu gibi tartışmalarda, insanlar aslında fikirlerini değil, kendi benliklerini savunmaya, hatta daha doğrusu üstün çıkarmaya çalışıyorlar.
- mal, mülk, kariyer, çekicilik, başarı bunların hepsi başka insanlara karşı üstünlük iddia etmek için kullanılabilir. fakat bunlara ek olarak, değerlere dayalı üstünlük de, mal mülk gibi başka insanlara karşı üstünlük iddiasında bir araç olarak kullanılabilir. bir kişinin mülküyle üstünlük taslamasıyla, kendisine sözsüz iletişimle atfettiği değerlerle üstünlük taslaması arasında ahlaki olarak bir farklılık yok sanıyorum.
Cumartesi, Şubat 28, 2009
Grup Kimligi ve Ustunluk Iddiasi Uzerine
Cuma, Aralık 19, 2008
1915 Ermeni Meselesi Hakkindaki Dusuncelerim
İçeride:
Bir grup bir katliamı önce planlıyor, sonra uyguluyor, sonra da katliamın konuşulmasını yasaklıyor.
Bir diğer grup suçu biliyor, fakat kendi halkının gördüğü zulümler kabul edilmeden, suçu kabullenmeyi zül sayıyor.
Millet, suçun vuku bulmadığına inanıyor. Suçlu grup korunuyor, suçu açıklayanlar suçlanıyor.
Dışarıda:
Bir grup, suçu tüm millete yüklemeye çalışıyor. Kendi menfaatleri için, acı bir olayı kullanmak istiyor.
Bir halk, sürekli geçmişte yaşanmış bir zulmü tekrarlıyor. Aynı acıları tekrar tekrar yaşıyor.
Halkın içinden bir grup, sadece suçu işleyenleri değil, tüm bir milleti suçluyor, nefreti körüklüyor.
Öncesi:
Büyük devletler ve ecnebi halklardan çıkan isyancı gruplar, bir millete topyekun saldırıyor. Bir devlet çöküyor. Bir millet kırılıyor.
Bir grup, elde kalanları kurtarmak için, kendi milletlerine yapılanlara misliyle karşılık vermeyi meşru sayıyor.
Grup, devleti ele geçiriyor, devletin imkanlarını, kendi düşüncelerini gerçekleştirmek için kullanıyor.
Çarşamba, Kasım 26, 2008
Modern Binalarda Sosyallesme Alanlari
Dün Kalder'in Kalite Kongresine katıldım. Çok güzel konuşmalar vardı. Keşke dizüstü bilgisayarımı yanıma alsaydım, bunları şimdi yayınlama imkanım olurdu.
Bu yazıda kısa bir şekilde Tago Mimarlık firmasından Tatsuya Yamamoto'nun dikkatimi çeken bir fikrine değineceğim. Çok değerli şeyler söyledi Yamamoto, fakat bir tanesi bana çarpıcı geldi:
Mimar Yamamoto diyor ki, modern binalarda insanlar sosyal etkileşim alanı arıyorlar. Bunun için, modern binaların en güzel yerini, yani terasını cazibeli bir hale getirip, bir sosyal buluşma mekanı olarak tasarladıklarını söyledi.
3000 kişinin yaşadığı bina projelerinin çatıları, son derece güzel bir şekilde düzenlenmiş bahçeler ve kafelerle süsleniyor.
Fakat bana kalırsa burada Yamamoto yanlış problemi çözüyor. Sorun, binalarda sosyal etkileşim mekanı bulunmaması değil. Sorun, modern ve refah seviyesi yüksek insanların etkileşimden kaçınması.
İlgimi çeken bir gözlemdir: Nüfus yoğunluğunun çok düşük olduğu bir gecekondu semtini dolaşırken, sokaklarda insanları hareket halinde, oynarken ve sohbet ederken görürsünüz. Fakat Ataşehir, Ümitköy gibi modern uydu kentlerde, son derece güzel çevre düzenlemesi ve yüksek nüfus yoğunluğu bulunmasına rağmen, her yer ıssız ve sessizdir. Demek ki sorun, sosyal mekanların bulunmayışından kaynaklanmıyor. Bana kalırsa, Yamamoto'nun yeni binalarındaki kafeli, bahçeli teraslar da bomboş ve sessiz mekanlar olarak duracak.
Pazar, Ekim 19, 2008
Komplo Teorilerindeki Dusunme Yontemi Hatalari
Komplo teorileri günümüzde çok yaygın. En çok satan kitaplar ve en çok izlenen videolar komplo teorilerine dayanıyor. Sadece kendi ülkemizde değil, tüm dünyada özellikle ABD'de en çok rağbet gören fikir akımları komplo teorilerine dayanır hale geldi.
Benim kişisel hayatımda da komplo teorileri çok yer alıyor. Çok sıkçana çevremdeki insanlarla, komplo teorileriyle ilgili tartışırken buluyorum kendimi. Ne yazık ki, komplo teorilerine inanan insanları bunun tersine ikna etmede çok nadiren başarı sağlayabiliyorum. Bu yüzden, konuyu felsefi olarak daha derin bir şekilde incelemeye karar verdim. Umarım, yeterince doğru ve kapsayıcı bir fikir eseri ortaya çıkar.
Konuyla ilgili en az iki makale planlıyorum. Bu ilk makale denemesinde, komplo teorilerini savunanların çok sıkça düştükleri bazı mantık ve yöntem hatalarını ele alıyorum. Bundan sonraki makalede, komplo teorilerinin inanmanın altında yatan gerekçeleri incelemeyi planlıyorum. Burada ifade ettiğim fikirlerin sağlamlaştırılmasıyla ilgili katkısı olabilecek her türlü destekleyici veya muhalif düşünceye açığım.
Komplo teorilerinde yaygın mantık ve düşünme yöntemi hatalarının şu maddeleri içerdiğini düşünüyorum:
• tümevarım/genelleme: doğru olabilecek bir örnekten genel kural çıkarma
• iddia edilen tezleri yanlışlanabilirlikten soyutlama
• orjinal kaynakları bilmeden, kaynakların güvenilirliğini araştırmadan kesin iddialarda bulunma
• kendi inandığı teze muhalif delilleri araştırmama
• gündelik mantığı bilimsel muhakeme olarak görme
• sonuçtan sebebe gitme (ters sebep-sonuç ilişkisi)
Tümevarım/genelleme: doğru olabilecek bir örnekten benzerlik kurup genel kural çıkarma
Tümevarım çok önemli bir mantıksal çıkarım yöntemidir, fakat tek başına kullanıldığında güvenilir ve kapsayıcı değildir.
Örnekler:
• Türkiye'de Ergenekon örgütü de cinayet ve terör olaylarını, kendi rakiplerinin üzerine atıyor. Öyleyse, CIA de 11 Eylül gibi olayları kendi yapıyor ve bunu radikal islamcıların üzerine atıyor.
• Afrika'da açlık, Batılı silah tüccarlarının kışkırtmasından doğan iç savaşlardan kaynaklanıyor. Öyleyse, Batılı provakatörler dünyanın tek hakimidir ve tüm dünyayı fesadın içine sokan güç onlardır. Demek ki, 11 Eylül'ü ve 2. Dünya Savaşındaki Nazi katliamını aslında dünyayı yöneten gizli komite gerçekleştirmiştir.
(Not: Aslında doğa bilimleri de özünde tümevarıma dayanarak tekil gözlemlerden genel teoriler oluşturur. Fakat bilimsel düşünme yönteminde, tümevarımı sağlamlaştırmak için kullanılan fakat komplo teorilerinde bulunmayan çok sayıda ek yöntem bulunur.)
İddia edilen tezleri yanlışlanabilirlikten soyutlama
Tümevarım ve tümdengelim, birbirinin tam tersi olan iki mantıksal çıkarım yöntemidir. Tümevarım, tekil gözlemlerden, genel bir sonuca ulaşmaktır. Tümdengelim ise, genel bir kabulden, tekil olaylarla ilgili sonuçlar çıkarmaktır. Her iki yöntemin de yerine göre ve diğer muhakeme yöntemleriyle sağlamlaştırılarak kullanılması durumunda, sorun olmaz. Fakat bu iki yöntemin yanlış yerde yanlış şekilde kullanılmasının sonucunda, yüzeysel incelemede makul görünebilen, yanlış sonuçlara ulaşırız.
Burada önemli bir ayrım var: Bir mantıksal çıkarımın insanlar için çok ikna edici olması, varılan yargının doğru olduğu anlamına gelmez. Retorik, hitabet ve belagat sanatı gibi bazı yöntemler kullanılarak, son derece mantığa uygun ve ikna edici fikir eserleri üretilebilir. Fakat bir eserin bilimsel anlamda doğru kabul edilmesi için bu anlatım tekniklerinin iyi kullanılmış olması yeterli değildir.
Komplo teorilerini savunanlar, bazen tümdengelim yöntemini yanlış bir şekilde kullanarak, iddia ettikleri tezleri yanlışlanabilirlikten soyutluyorlar. Örneğin, komploya inanan bir kişiyyle şöyle bir diyalog geçtiğini varsayalım:
A (komplo teorisinin muhalifi): "Bilim adamları ikiz kulelerin jet yakıtının neticesinde çökebileceğini açıkladılar."
B (komplo teorisinin destekçisi): "Bilim adamları da komplonun bir parçası" ya da "Bunun tersini açıklayan bilim adamlarını konuşmaktan korkutuyorlar." diyebilir
A: "Batı ülkelerinde şeffaflık ve hukuk egemendir. Bilim adamlarının fikirleri devlet baskısıyla kontrol edilemez."
B: "Batı ülkeleri aslında en kapalı ve baskıcı devletlerdir."
Bu düşünceleri çürütmek mümkün olmuyor, çünkü bazı genel önkabullere dayanıyor. Mesela yukarıdaki durumda, "Batılı devletlerin en üst seviyede kapalı ve baskıcı rejimler olduğu" böyle bir genel önkabuldür. Bu bir veri olarak kabul edilince, Batı üniversitelerindeki bilim adamlarının açıklamalarına ve makalelerine güvenilmemesi, tümdengelimle üretilmiş bir mantıksal çıkarımdır. Ne var ki, sorun şu: Burada kendi içinde kapalı, mantıksal bir fikirler (önerme) zinciri var. Buna mantıkta totoloji denir. Bunların mantıksal olarak çürütülmesi imkansızdır.
Yukarıdaki örnekte, komplocu bakış açısının ürettiği kapalı daire şu şekildedir:
"Batılı devletler, kapalı ve baskıcıdır" => "Bilim adamlarına güven olmaz" => "İkiz kulelerin jet yakıtıyla yıkıldığını söyleyen bilim adamları yanlış söylemektedir." => "ABD ikiz kuleleri kendisi yıkmıştır" => "Batılı devletler, kapalı ve baskıcıdır."
Orjinal kaynakları bilmeden, kaynakların güvenilirliğini araştırmadan kesin iddialarda bulunma
Bilimsel düşünme yöntemi, uzman görüşlerine ve tanıklıklara atıfta bulunmakla ilgili hassas ve katı kurallar içerir. Alıntıların kaynakları belirtilmeli, kaynakların yalanlanmamış olduğundan emin olunmalı, kaynakların güvenilirliğiyle ilgili araştırma yapılmalı, alıntı edilen sözlerde tam olarak ne dendiğine dikkat edilmeli abartmaya veya kendi tezinize uygun halde yorumlamaya gidilmemeli. Fakat komplo teorilerini üretenler veya bunlara ikna olmuş halde başkalarına yayanlar, bu kurallara titizlik göstermiyor.
Örnekler:
• 5 yıl önce İngiltere'den 4 bilim adamı çıkmış ve açıklama yapmışlardı: "cep telefonunun kanser yapmadığını bilimsel olarak ispatladık". Şimdi ABD'de 10 bilim adamı tam tersini ispatladı. Bunca yıl boyunca bunu bildikleri halde insanları aldattılar.
• Youtube'da video ile gösteriyorlar. İkiz kuleler yıkılırken, kat kat içeriden bombaların patladığı görülüyor.
• Pentagon'a düşen uçak enkazının resmini gösteriyorlar. Ortada uçaktan bir tek parça yok. Demek ki, uçak düşmemiş, CIA füze atmış.
• 11 Eylül olayında ölen yahudi yok. Mossad olaydan önce yahudileri uyardı.
Kendi inandığı teze muhalif delilleri araştırmama
Komplo teorilerine inananlar, bu teorilere karşı yeterince eleştirel davranmıyor. Komplo teorileriyle çelişen verileri dikkate almıyorlar veya araştırmıyorlar. Bilimsel düşünme yöntemi ise bir tezle ilgili destekleyici ve muhalif tüm delilleri dikkate alarak muhakeme etmeyi gerektirir.
Örnekler:
• Yukarıda ifade edilen 11 Eylül olayında ölen yahudi olmaması meselesi.
Türkiye'de 11 Eylül olaylarının ardından böyle bir söylenti farklı kanallardan dolaşmaya başladı. Bu söylentiyi yayanlar, iddianın doğru olduğuna kesin olarak inanmadan önce, iddianın doğruluğunu sorgulaması gerekir. Bu teknik olarak çok kolay bir işlem. Google'da "dead jews in 911" gibi bir sorgulama yapmak yeterli. Olayda ölmüş yahudilere ait çok sayıda tanıklık, fotoğraf, adres ve liste bu arama sorgusunun sonunda bulunuyor.
Burada sorun, komplo teorisine eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmamaktan kaynaklanıyor. İddia edilen tez eğer kişinin daha önceden sahip olduğu önkabullerle uyumluysa, kişi hiçbir eleştirel araştırma yapmadan, tezi kabul ediyor.
Bu örnekte, google'da çok sayıda muhalif verinin çıkmış olması tek başına, komplo teorisini çürütecek bir delil değildir. Fakat bilimsel düşünme yöntemde şöyle bir ilke vardır: Bir tez yayınlarken, bu tezi destekleyen veya bu teze muhalif tüm deliller araştırılmalı ve yayınlanmalıdır. Fakat komplo teorilerini savunanlar, tezlerine muhalif delilleri toplamak için yeterli özen göstermemektedir.
Gündelik mantığı bilimsel muhakeme olarak görme
Doğa olaylarında, bir şeyin mümkün olup olmadığına karar vermek için, hesap veya deney yapmak gerekir. Ortaokulda öğretilen basit bir fizik konusuna ait bir soruyu yanıtlamak için, kağıt, kalem ve hesap makineleri kullanarak dakikalarca hesap yaparken, gerçek dünyada gerçekleşmiş, çok karmaşık bir fizik olayını hesap kitap kullanmadan bir anda çözmek sağlam bir yöntem değildir.
Komplo teorilerine inananlar, hesap kitap kullanmadan bir fizik olayını açıkladıkları halde, bu açıklamanın bilimsel olduğunu söylüyorlar. Halbuki bu açıklamalar, bilimsel muhakemeye değil, gündelik akıl yürütme yöntemine bir örnektir.
Örnekler:
• Akıl var mantık var, uçak yakıtıyla bina çöker mi? Mümkün değil.
• İkiz kuleler bulunduğu yere yıkıldı. Eğer uçak kazasından dolayı yıkılmış olsaydı, yana doğru yıkılırdı. İçeriden patlatılmış bombalarla yıkıldığından, bulunduğu yere yıkıldı.
Sonuçtan sebebe gitme (ters sebep-sonuç ilişkisi)
Kriminal araştırmalarda, bir işten kimin yarar sağladığı şüphelilerin tespitinde kullanılan yararlı bir akıl yürütme yöntemidir. Fakat bu yöntem suçu ispatlamak için değil sadece şüpheli sayısını azaltmada kullanılabilir. Bir suçtan yarar sağlayabilecek kişilerin sayısı birden çok olabilir. Bazen suçu işleyen kişi, olaydan bizzat kendisi en büyük zararı görmüş olabilir. Bu yüzden, sonuçtan sebebe gitmek tek başına yeterli delil oluşturmaz.
Örnekler:
• 11 Eylül işi ABD'ye yaramıştır, o zaman bu işi ABD yapmıştır.
• 11 Eylül'den müslümanlar en büyük zararı görmüştür, bu yüzden yapanlar müslüman topluluklardan olamaz.
Salı, Ekim 07, 2008
Bilginin Dogrulugu ve Ahlaki Sorumluluk
İnsanlar bazı kurum veya kişilerle ilgili çok çarpıcı iddialar ve suçlamalar içeren mailler yolluyorlar birbirine. Bu mailler, çeşitli deliller ve tanıklıklara başvuran haberlerle pekiştiriliyor. Fakat sorun şu ki, kaynak olarak kullanılan delil ve tanıklıklar çoğu zaman gerçek değil. Bu genel ve her yerde her zaman geçerli olan bir sorun. Sadece öteki grupların gönderdiği maillerde değil, bizzat kendi görüşümüzdeki, kendimizi ait gördüğümüz gruptaki insanların gönderdiği haberlerde bu sorun geçerli.
Şimdi ahlaki açıdan işin önemli yanı şu: Söylediğimiz her şey doğru olmalıdır. Başka bir kaynaktan bir bilgi aktarırken dahi, kaynakların doğruluğundan emin olmak bizim sorumluluğumuzdadır.
Eğer aktardığımız bilgiler, toplumdaki bazı insanların itibarını yaralayıcı ise, bu bilgilerin yanlış olması durumunda, ahlaki olarak sorumlu oluruz. Dolayısıyla, bir kişi veya kurumun itibarını zedeleyici bir bilgiyi insanlarla paylaşmadan önce, bu bilginin doğruluğundan emin olmak için, sağlam bir araştırma yapmak ahlaki sorumluluğumuzdur. Bu kolay bir iş değildir. Sağlam bir araştırma yapmak, iyi bir bilim adamı, hukukçu veya araştırmacı gazetecinin işine gösterdiği özeni göstermemizi gerektirir. Bu ise çok zor bir iştir. Bir bilim adamı, gerçeklikle ilgili ufak bir yargıya ulaşabilmek için, çok uzun mesailer harcar. Bir hakim de, bir yargının doğru olup olmadığına karar verebilmek için, çok zaman harcar. Aynı çabayı, bizim birbirimize gönderdiğimiz maillerde göstermemiz mümkün değil. Çünkü hepimizin işi gücü var. Başlı başına bir meslek sahibinin gösterdiği özeni, bir haberin doğruluğunu araştırmak için harcayamayız.
Dolayısıyla, bir bilgi objektif kanallardan doğrulanmamışsa, bu bilgiyi yaymadan önce şu soruyu kendimize sormalıyız: Bu bilginin yanlış olması durumunda, bundan zarar görebilecek kişiler var mıdır? Eğer durum böyleyse ahlaki doğruluktan ayrılmamak için iki seçeneğimiz bulunuyor: Birinci seçenek, bilgiyi paylaşmaktan kaçınmak. İkinci seçenek, bilgiyi paylaşmak, fakat önce kendi ev ödevimizi yapmak. Nedir bizim ev ödevimiz? Çok şey olabilir. Benim aklıma gelenler şunlar:
1. Bilginin yayılmasından zarar görebilecek kişilerle irtibat kurup, konuyla ilgili fikirlerini öğrenmek.
2. Bilginin kaynağının doğruluğunu tahkik etmeye yönelik eleştirel bir araştırma yapmak.
3. Bilgiyi insanlarla paylaşırken, bu bilgiyle ilgili şüpheli yönleri de tüm gerçekliğiyle ortaya koymak.
4. Bilgiyi insanlara aktarırken, bilginin objektif olarak doğrulanmamış olduğunu özellikle vurgulamak.
Bilginin doğruluğu çok önemli bir mesele. Hayatımızın tümünde bilimsel yönteme uygun bilgi üretmek ve yaymak, hepimizin için çok yüksek fayda sağlayacaktır.
Cumartesi, Haziran 14, 2008
Gapminder
Gapminder sitesini yeni keşfettim. Tam benim gibi istatistik meraklılarına göre. Çok ilginç görselleştirmelerle, kamu istatistiklerini sunuyorlar. Etkileşimlilik ve kullanışlılık açısından tam bir örnek alınacak eser. Ayrıca çok da öğretici. Mesela, Türkiye'de doğurganlığın yüksek olduğunu, nüfusun bu yüzden arttığını biliriz. Fakat istatistiklere göre durum böyle değil. Türkiye'de son 10-20 yıldaki nüfus artışında, doğurganlık kadar, ortalama hayat süresinin uzaması da etkili olmuş. Sitenin sunucusu olan sempatik bir istatistikçi bunu "Gapcast" adını verdiği bir video ile eğitsel açıdan son derece kaliteli bir şekilde burada anlatıyor.
Cumartesi, Nisan 05, 2008
Oktay Sinanogluna Yapilan Atiflar
Yıllar önce Oktay Sinanoğlu'nun biyografisini okumuştum. Doğrusu hayran kalmıştım kendisine. Bazı aşırı komplo teorileri vardı, fakat yine de kendisini alanında öncü bir bilim adamı olarak tanıyordum. Fakat şimdi yanıldığımı düşünüyorum. Google Scholar'dan Oktay Sinanoğlu'nun yayınlarını arattırdım. En çok atıf aldığı makalesi 1975 yılında yayınladığı bir makale. Toplam atıf sayısı: 83. Sinanoğlu kitabında Nobel ödülü almış Prigogine adlı bir bilim adamının matematiğinin zayıf olduğunu söylüyordu. Prigogine'yi arattırdım. Makaleleri 500, 800 civarında atıflar almış. Einstein'a baktım, 4600 üstü atıf almış tek bir makaleden.
Tek başına atıf sayıları bir bilim adamının yaptığı çalışmaların önemini belirtmez. Fakat benim gördüğüm sonuç şu: Sinanoğlu biyografisinde gösterildiği kadar önemli bir bilim adamı değil. Tabi ki, önemli bir bilim adamı, fakat pek çok Türk bilim adamının yayınları 100 üstü atıfa sahipken, içlerinden bir tanesinin Einstein'la kıyaslanacak derecede büyütülmesi yanıltıcı bir yönlendirme.
Cuma, Şubat 29, 2008
Hurafelerin cekiciligi
Bizim toplumumuzda hurafeler neden bu kadar çekici? Belki sadece bizim toplumumuz da değil, tüm insanlarda bu meyil var. Hiçbir mantıksal açıklaması olmayan, saçma şeylere insanlar inanmak için can atıyor. Hiç delil aramadan, bu makul mudur diye sorgulamadan, hemen inanıyorlar. Son duyduğum bir hurafe: "E.. Hastanesinde çok organ nakli yapılıyormuş. Bu yüzden bu hastanede doğum yapmak tehlikeliymiş. Çünkü gerektiğinde bebekleri kaçırarak organ nakli yapıyorlarmış." Aslında buna bir hurafe demek ne kadar doğru tartışılabilir. Belki şehir efsanesi demeli, ama sonuçta hepsi aynı yere varıyor: Delilsiz, dayanaksız, mantıksız, saçma, gerçekdışı, komplocu iddialar...
Pazartesi, Şubat 04, 2008
İnsan haklarına yapılan baskıların meşrulaştırılması hakkında
Başörtüsü örneğinde de gözlemlediğim genel bir toplumsal davranış kalıbı var. Topluluklar kendi keyfi arzularına uyacak şekilde, gayri meşru bir yasak koymaya çalıştığında, sürekli bir meşrulaştırma gayreti içine giriyorlar. Misal olarak 1930'lu yılların Almanya'sındaki Nazileri ele alalım. Naziler ülkedeki yahudilerin çalışma alanlarını kısıtlamak istiyorlar. Bu hukuksuz yasaklarını meşrulaştırmak için ortaya öyle çok sayıda gerekçe (sosyal darwinizm gibi) koyuyorlar ki, sunulan argümanlardaki tutarsızlıkları görmeyen bir kişi, bu Naziler ne kadar da toplumun yararını düşünüyor diye düşünebilirdi.
Benzer şekilde, şu an yasağı ideolojik olarak savunan kişilerin de sundukları gerekçelerin orjinallikleri, aslında yasağın savunulmasında bir meşruluk krizinin yaşandığını gösteriyor. Örneğin, pek çok yasak taraftarı diyor ki: "örtünmek serbest olduğunda, başı açık kızlara ahlaksız demiş olursunuz". Hiçbir delili olmayan bu iddia, ilk bakışta sanki başı açık kızların hakkını savunmak için yasağın savunulduğu izlenimini veriyor. Fakat esas sorun şu, yasağın hiçbir ahlaki meşruiyeti olmadığından, yasağı meşrulaştırmak için, mantıksız akıl yürütmelerle bir dayanak oluşturulmaya çalışılıyor.
İngilizcede mobbing veya bullying adı verilen, Türkçeye duygusal yıldırma diye geçmiş bir kavram var. Anlamı şu: bir kişi, başka bir kişiyi sürekli olarak, haksız bir zorbalıkla stres altına sokuyor. Çok farklı şekillerde meydana gelebiliyor zorbalık davranışları. Fakat çoğu olayda ortak bazı özellikler var. Bunlardan biri de, zorba kişinin, mağdur kişiye çeşitli dayanaksız, saçma suçlamalarda bulunması. Zorba kişi, suçlamalarda bulunmakla, kendinde bulunmadığını bildiği hukuki meşruiyetsizliğini örtbas etmeye çalışıyor. Bu noktada, pek çok zorbalık mağdurunun düştüğü bir hata oluyor: Suçlamaları ciddiye almak ve onları çürütmek için savunma yapmak. Böyle yapmakla, aslında hiçbir dayanağı olmayan suçlamaları, tartışılabilir ve ciddiye alınır bir konuma yükseltmiş oluyor. Bunun ardından zorba kişi, laf kalabalığı ve akıl karışıklığıyla, suçlamalarını yoğunlaştırıyor. Mağdur kişi, ne kadar kendini savunsa da, ortadaki suçlamalarla ilgili üzerinde bir şüphe oluşuyor.
Böyle bir dayanaksız suçlama durumunda, mağdur kişinin yapması gereken, suçlamaları muhatap almamak ve bunu açık bir şekilde dile getirmektir. Yani zorbaya demeli ki: "İddia ettiğin suçlamalar dayanaksız ve delilsizdir. İddia sahibi sen olduğun için, bu iddialarının delillerini sunmakla yükümlüsün. Eğer kabul edilebilir bir delil sunamazsan, tüm iddialarının çürük olduğunu kabul etmiş olursun." Buna benzer sözlerle, zorbayı mantıksal ve objektif düşünceye çağırmalı. Böylece mağdur kişi, hem zorbanın laf cambazlığı yaptığını dile getirmekle onun ahlaki meşruiyetsizliğini bir nebze daha ortaya çıkarmış olur, hem de laf kalabalıklarından oluşan, delilsiz suçlamalardan kurtulmuş olur.
Sonuç olarak, yasakçıların sundukları mantıksız suçlamalara karşı insanların haklarını savunanların yapması gereken de budur. Yasakçıların vehmi suçlamalarını temel alarak tartışmak yerine, vehimlerine somut delil getirmelerini istemeli, bunu yapamadıkları taktirde mantık ve bilime dayalı akıl yürütme yöntemine aykırı bir şekilde davranmalarından dolayı, iddialarının çürük olduğunu kabul etmiş sayılacaklarını bildirmeliyiz.
Pazartesi, Ocak 21, 2008
Tartisma Organizasyonu
Tartışmaları sever misiniz? Ben severim, fakat her zaman değil. Bir haber veya forum sitesinde insanların görüşlerini okumak istediğimde, genellikle hiçbir dayanağı olmayan, iç tutarsızlıklar içeren görüşlerin, mantıklı görüşlere karşı baskın olduğunu görüyorum. Neden böyle ve bu problem sağlam bir yöntemle nasıl çözülebilir?
Neden bir tartışmada, bazı görüşler iç tutarsızlıklarına ve delilsizliklerine rağmen, baskın çıkabiliyor? Bu görüşlerin savunucuları, görüşlerini konuya yeni bir bakış açısı getirmedikleri halde, defalarca yayınladıkları için. Aslında görüş sahibi, aynı şeyleri defalarca tekrarlıyor. Yeni bir fikir, bakış açısı veya delil getirmiyor. Böyle olunca, bir tartışmayı okumak istediğinizde, tamamen bir cepheleşme üzerine fikirlerin ifade edildiğini görüyorsunuz. Tartışmacıların amacı fikirlerini ortaya koymak, yeni fikirler ve deliller bulmak değil, başta koyduğu iddiada inatla baskın çıkmak olduğunu görüyorsunuz.
Bu yanlış bir yöntem. Aslında yöntem kelimesini bu durum için kullanmak bile çok uygun değil, çünkü ortada mantıka dayalı bir yöntem yok. Tartışmacılar, fikirlerini bastırmakla keyif alıyorlar. Ne yazdıklarını önceden planlayıp, bir mantık örgüsü üzerinde tutarlılıklarını değerlendirmiyorlar. Yazmaya başlıyorlar, çağrışımlarla akıllarına neyi gelirse onu yazıyorlar. Yazı bitince, o çağrışımların çok değerli olduğuna karar verip, baskın çıktıklarını zannedip memnun oluyorlar.
Dışarıdan gelen bir kişi, tartışmada çok miktarda yazı bulunmasından, kolaylıkla tartışmaya giremiyor. Tartışmaya sunulan argümanların büyük kısmının, tekrarlardan veya konuyla ilgisiz sözlerden oluştuğunu görüyorlar. Yani tartışma aslında büyük oranda bir israf veya gürültüden oluşuyor.
TruthMapping adlı bir site bu problemi mantıklı bir yöntemle çözmeye çalışıyor. Fikirleri yapısallaştırıyor. Benim bir iddiam var. Bu iddiam hangi varsayımlara dayanıyor. Açık bir şekilde bunu ifade etmenizi kolaylaştırıyor. Benim varsayımlarıma, başka bir kişinin eleştirileri var. Bu kişinin eleştirilerinin her birini varsayımlarla ilişkilendiriyor. Tekrarlar, dikkate alınmıyor, her bir fikir için sadece bir madde bulunuyor. Böylece gürültü engelleniyor. Farklı bir noktadan itirazda bulunmak istiyorsanız, farklı bir fikir bulmanız gerekiyor.
Güzel bir yöntem. Daha da geliştirilebilir: Mesela farklı fikir tartışmaları birbiriyle ilişkilendirilebilir.
İnsanlık olarak, tartışma yöntemlerimizi daha mantıklı ve bilimsel bir hale getirmeliyiz.
Pazar, Kasım 04, 2007
Toplu Ulasim Ucretleri
Daldan dala atlamak gibi olacak, kusura bakmayin :) Bazen istatistikle ilgili yaziyorum, sonra kalite konusuna giriyorum, şimdi de trafikle ilgili yazacağım.
İstanbul'un ulaşım sorunu en çok üzerine kafa yorduğum sorunlardan biri.
Bence çok önemli bir sorun, çünkü biz İstanbulluların hayatı çürüyor yollarda. Hiç abartmıyorum, gerçekten de İstanbulda ulaşım son birkaç yıldır katlanılabilir bir dert olmanın ötesine geçti. Umarım belediye ve hükümet, bu konuya azami derecede fon ve insan ayırıp, sorunu ivedilikle çözerler. Ben çözebileceklerine inanıyorum, toplu konuttaki, sağlıktaki, ulusal hava ve kara ulaştırmasındaki başarıları bunun bir kanıtı. Neyse, bu yazıda toplu ulaşımın ücretlerine değineceğim. Konuyla ilgili sistem dinamiği perspektifinden hazırlanmış bir çalışma var, fakat ona burada girmeyeceğim şimdilik. Bu yazıyı Facebooktaki İstanbul'un Trafik Problemleri tartışma grubunda yazmıştım:
İstanbul'da toplu ulaşımın kısa ve orta uzunluktaki yolculuklar için çok yüksek ücretlendirildiğini düşünüyorum. Pek çok kişinin günlük yolculuğu 5-10 kilometre arası sürüyor. Bu uzunluktaki bir yolda insanların en az bir bazen iki minibüs, otobüs kullanması gerekiyor. Bu da ortalama 1.5 YTL tutuyor. Ancak aynı yolu özel arabasıyla alan bir kişi de ortalama 25 kuruş ve 7.5 kilometreden, yaklaşık 1.5 YTL'ye gidiyor. Dolayısıyla toplu ulaşım araçlarını kullanmanın insanlara sunduğu maliyet avantajı ortadan kalkıyor.
Şimdilik Türkiye'de hala insanların sadece 1/5'i özel araba sahibi. Fakat Türkiye zenginleştikçe, bu oranın Avrupa'daki gibi 1/1'e ulaşması bekleniyor. Bu durumda, insanlar arabaları varsa, daha ucuza gelmiyorsa neden toplu ulaşımı tercih etsin? Bunun sonucu artan trafik ve park problemleri olacaktır.
Toplu ulaşımın neden bu ücretlere yapıldığını tam anlayamıyorum. Mesela Ümraniye'den Üsküdar'a çalışan bir minibüs yolculuk boyunca ortalama 30-40 yolcu alıyor ki bu da yolculuk başına 50-60 YTL'lik bir gelir demek. Ancak minibüsün yaktığı yakıt 2-3 YTL'yi geçemez. Maliyetlerle gelir arasında çok büyük bir fark var. Bu farkın, yolcuların lehine azaltılması gerekiyor.
Bence buradaki temel sorunlardan biri, piyasanın bir tür oligopolist piyasa oluşu, yani az sayıda oyuncu tarafından denetlenmesi. Her ne kadar şoför esnafının sayısı çok olsa da, esnaflar odası ve belediyenin ortaklaşa toplantılarıyla fiyat üretici tarafından tek taraflı olarak belirleniyor. Piyasaya giriş yapan oyuncular, kendi fiyatlarını kendileri koyamıyor, rekabet ortaya çıkmıyor. Bu piyasanın eğer yapılabiliyorsa, daha serbest bir hale getirilmesi lazım. Eğer bu mümkün değilse, kamu tarafı ücretleri, müşterinin lehine düşürmeli.
Salı, Eylül 25, 2007
Kurumsallasma ve Insani Surecler
Firmaların kurumsallaşması genellikle iyi bir özellikmiş gibi düşünülür. Ben bu gerçeğin, çok sayıda istisnasının bulunduğunu düşünüyorum. Firmaların sunduğu hizmetlerdeki insani sıcaklık veya yardımseverlik, kurumsallaşmayla beraber erozyona uğrayan bir değer. Bir esnafın dükkanına girersiniz, adam size samimi bir yakınlık gösterir. İşinizi kolaylaştırmak için çeşitli çözümler üretir.
Fakat kurumsallaşmış bir mağazaya girin, tezgahtarlar genellikle soğuk tavırlıdır. Güzel giyinmişlerdir, ama müşterilere karşı samimi bir ilgi göstermezler. Kuralcıdırlar, müşterilere özel çözümler üretmezler, firma politikasının kısıtlayıcı kurallarına istisna yapamazlar. Kendi özel durumunuzu ne kadar detaylı anlatırsanız anlatın, size sadece bildikleri bir tane kuralı tekrarlayıp dururlar.
Konuyu bugün yaşadığım bir örneğe getireceğim. Turkcell'den kontörlü bir hattım var. Hattı yıllar önce ben öğrenciyken babam almıştı. Hat babamın üzerine kayıtlı olduğundan, pek çok işlemi ben kendi başıma yaptıramıyorum. Bu yüzden hattı üzerime almak için Turkcell mağazasına başvurdum. Mağazadaki tezgahtar, 23 YTL yatırmam gerektiğini ve babamla beraber başvurmam gerektiğini söyledi. Öncelikle, 23 YTL alınmasını yanlış buluyorum. Yeni hat almak zaten 10 YTL, neden mevcut hattı devretmek 23 YTL? Bu müşteriye karşı bir saygısızlık. Neyse, çare yok parayı ödeyeceğiz.
Fakat babamla beraber mağazaya gelmem çok zor. Babam doktor olduğundan, zamanı müsait olmuyor. Benim de mesai vaktinde babamın hastanesine gitmem çok zor. Bu yüzden, tezgahtara şöyle bir öneri getirdim: "Siz bana formu verin, ben babama imzalatayım, kimlik fotokopisiyle birlikte getireyim." Çok doğal ve makul bir öneri. Fakat tezgahtar kabul etmedi. Turkcell'in prosedürlerine göre, bizim babanızı bizzat görmemiz gerekiyor, dedi. Bir süre tartıştık ve sonuç alamadan mağazadan çıkmak zorunda kaldım.
Bu olay, tekil bir olay olması yönünden çok önemli değil. Fakat kurumsal firmaların işleyiş politikalarını göstermesi yönünden, organizasyonel tasarım ve müşteri ilişkileri konusunda çok iyi bir örnek. Genellikle kurumsal firmaların iş süreçlerini tasarlamasında birkaç kritik hata sürekli tekrarlanıyor:
1. Firma güvenlik gereksinimlerini gereğinden çok fazla kısıtlıyorlar. Kontörlü hattın devredilmesi işlemi, pasaport alma işlemi kadar güvenlik gerektiren bir işlem değildir. Ortada bir sahtecilik olsa bile, bu sahtecilikten dolayı kimse ciddi bir zarar görmeyeceğine göre, güvenlik gereksinimlerini bu kadar kısıtlamak bir tür israftır.
2. Ben, kendi durumumda problemi bir şekilde çözebilirim. Fakat Turkcell, çok özel zorlukları olabilecek müşterilerinin durumlarını dikkate almamış: Mesela, babam ve ben farklı şehirlerde veya ülkelerde oturuyor olabilirdik. Babam hasta veya yaşlı olabilir, mağazaya gelemiyor olabilirdi. Firmalar belirli bir süreci tasarlarken, bütün müşterilerinin koşullarını dikkate almalı ve süreçleri sadece çoğunluk için değil, toplumun tüm bireyleri için tasarlamalı. Süreç tasarımında erişilebilirlik de en az güvenlik kadar dikkate alınması gereken bir kriter olmalı. Gelişmiş ülkelerde erişilebilirlik (accessibility) kriterleri kamuyu ilgilendiren tüm ihale ve standartlarda yer alan, son derece önemli bir şart haline gelmiştir.
3. Firmalar mağaza görevlilerine çeşitli katı prosedürlere uyma zorunluluğu getiriyor ve bunu çok sıkı denetliyorlar. Fakat neden mağaza görevlilerinin, müşterilere karşı yardımsever ve samimi bir şekilde ilgili olması için politik düzenleme yapmıyorlar? Bu, organizasyon tasarımında Taylorizmden kalan bir gelenek olsa gerek. Taylor'a göre, işçilerin yaptıkları her bir hareket endüstri mühendisleri tarafından tanımlanmalı. İşçiler, tamamıyle ikame edilebilir (replaceable) olmalı. Bu yaklaşıma göre, işçilerin yetkileri mümkün olduğunca sınırlandırılmalı, firma bir makine gibi işlemeli.
Taylor'un yaklaşımı önce sanayide özellikle Ford firması tarafından 1900'lerin başlarında başarıyla uygulandı. Zaman içinde hizmet sektöründeki firmalara da uyarlandı. Fakat özellikle 1950'li yıllarda başlayan ve 80'li yıllarda rekabetçilik noktasında tüm dünyanın önüne geçen Japon otomotiv sanayicileri (başta Toyota) tarafından, Taylor yaklaşımının pek çok yönden (kalite, yenilikçilik, ekonomiklik gibi) daha modern yaklaşımlar olan toplam kalite yönetimi, altı sigma, yalın üretim gibi yöntemlere göre çok zayıf kaldığı ortaya konulmuş oldu.
Şimdiki durum ne? Şimdi kimse Taylor yöntemini bilinçli olarak açıkça uygulamıyor, ama geleneksel alışkanlıklardan ve biraz da bana kalırsa, toplumsal psikolojik sebeplerden dolayı Taylor yaklaşımı hala çok yaygın. Hatta çelişkili bir biçimde, toplam kalite yönetimi mevcut uygulamada, şu an büyük oranda Taylor yönteminin ta kendisi haline gelmiş.
Bu konularla ilgili daha detaylı ve farklı açılardan ele alan incelemeler yapmak lazım. Yakında "mühendislik dünyası" diye yeni bir web güncesi başlatmayı düşünüyorum. Burada tecrübeli ve etkili mühendisler ve akademisyenlerle, bu gibi konulara dair görüşmeler yapıp yayınlayacağım. Umarım, bu çalışma mühendislik ve yönetim konularına dair farklı ve yeni fikirlerin ortaya çıkmasına yarar.
Son bir örnekle yazıyı bitireceğim. Devlet kurumlarına zaman zaman yazılım mühendisliğinin çeşitli konularıyla ilgili danışmanlık veya eğitim hizmetleri sunuyorum. Geçen emniyetle beraber yaptığımız bir çalışmada şunu gözlemledim: Polis mühendisler, sivil meslektaşlarından daha insani ve "sivil" süreçler tasarlamaya eğilimli. Sivil arkadaşlar son derece kısıtlayıcı güvenlik önlemleriyle sistemin vatandaşa yansıyan yüzünün zorlaştırılmasını teşvik ederken, polis arkadaşlar insan haklarına dayanarak sistemin vatandaşa yansıyan yüzünün kolaylaştırılmasını savunuyorlardı. Neden böyle oluyor? Bence polisler, halkla daha içiçe olduklarından ve hukuku daha kapsamlı bir şekilde bildiklerinden, halkın kolaylığı açısından sistemi tasarlamaya daha meyilliydiler. Siviller, polislere göre daha elit ve işin mutfağından uzak durduklarından, sistemi, kullanıcıları açısından değil, sistemin yöneticileri açısından tasarlamaya meyilliydiler. Turkcell örneğinde büyük kurumsal firmalarımızda da aynı durumun yaşandığını tahmin ediyorum. Sistemi tasarlayanlar, sistemi kullanan insanların yaşadıklarına karşı bir empati kurmuyor ve onların sıkıntılarına karşı anlayış göstermiyorlar.
Çarşamba, Ağustos 29, 2007
Kötülük yapmadan para kazanmak
Firmalar neden kötülük yapmadan para kazanmanın mümkün olduğunun farkında değilmiş gibi davranıyorlar? Firma yöneticilerinin süreçleri tasarlarken iyi kalpli olmalarının çok önemli bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. Bu iyi kalplilik, çok basit ve çocukça bir tabir gibi görünebilir, belki ama pek çok sorun bu basit görünen kavramla ilgili.
Şu sıra Superonline firmasıyla çok sorun yaşıyorum. Firma hakkı olmadığı apaçık bir ücreti benden talep ediyor. Kendilerine defalarca mail attım, 4077 nolu Tüketiciyi Koruma Kanunun 4, 6 ve 9. maddelerine dayanarak açıklama yaptım, sonunda noterden ihtarname gönderdim. Ama firma hala, duyarsız... Çok garip!Ne bir yanıt dönüyor, ne de işlem yapıyor. Böyle olunca da ben kendimi mecburen firmanın istediği ücreti ödemeye zorunlu hissediyorum. Çünkü firma işlem yapmazsa, ki kanuni olarak yaklaşık 20 güne kadar bir süre beni bekletebilir, benim 20 gün boyunca internete erişimimdeki sorunlar devam edecek. Firmanın hakkını yemek istemem. Belki, onların da bir bildiği var, belki aşırı miktarda iş yükünden dolayı bu sorunla ilgilenemiyorlar, ama firmanın bu konumda daha iyi bir şekilde davranması gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta kim haklıysa, onun dediği olsun. Kanun bana bir hak vermiş, nasıl olur da firma bu hakkı ciddiye almaz.
Düşünüyorum da bu sorun pek çok firmanın sürdüregeldiği bir sorun. Pek çok firma, gerek yabancı gerek yerli, müşterilerinin temel haklarını yok sayıyor ve haksızlık yapıyor. Bu şekilde davranmakla, bir miktar kendi çıkarlarını koruyor. Kabul, fakat kendi uzun vadeli çıkarlarını zedeliyorlar. Kısa vadeli karların cazibesi demek bu firmalarda daha önemli görünüyor.
Gerçi, giderek firmalarda daha bir müşteri dostu hale gelme eğilimi olduğu düşüncesindeyim, ama yine de Superonline ile bu yaşadığım sorunlar beni hayalkırıklığına uğrattı. Benzer sorunları, bir arkadaşım aynı gruba bağlı Yapı Kredi ile yaşamıştı. Arkadaşım Yapı Kredinin bir çalışanıydı ve kredi kartı vardı. Firmadan ayrıldı. Tamam ne güzel, fakat kredi kartı sonuçta bankanın müşterisi olduğu için çalışmaya devam ediyordu. Birkaç gün sonra, hiç haber verilmeksizin, kredi kartının iptal edildiğini kötü bir ortamda tecrübe etti. Neden? Firma çalışanlarının işten ayrılmasıyla, kredi kartlarının iptal edilmesi arasında nasıl bir ilişki olabilir?
Başka bir firma -Ülker'in yeni bir girişimi olan Avrupa Yazılım- ile bir gün iş görüşmesine gitmiştim. İş görüşmesi iyi geçmişti. Fakat insan kaynaklarından görüştüğüm kişinin tavırlarını, çok kaba bulmuştum. Bana bir insan olarak bakmak yerine, firmanın çarkları içinde bir dişli gibi bakıyordu. Sözleri kibirliydi. Sonra beni bir gün çağırdı. Bana bir iş sözleşmesi verdi. İşe kabul edildiğimi ve işle ilgili şartları anlattı. Yaklaşık 15 dakika şirketin kurallarından bahsetti. Sonra ayrıldı. Bu 15 dakika boyunca, bana bir kez olsun sormadı ki, ne düşünüyorsun, kabul ediyor musun. Sanki ben firmayla iş görüşmesi yapmış olduğumdan, firmanın sunduğu tüm şartları kabul etmişim gibi, benim fikrimi sormaya gerek görmedi ve ayrıldı. Ben de alındım bu tavra ve bir şey demeden çıktım. Bir iki ay sonra, yeni kurulan firmanın müdürü beni aradı ve bana bayağı bir kızdı. Söz verdiğim halde gelmediğim için. Aslında ben söz vermemiştim, ama firmanın müdürünün olanlardan haberi olmadığından, benim sözleşmeyi kabul ettiğimi zannetmiş olmalı. Neyse, kızmaya hakkı var diye düşünerek alttan aldım, özür diledim, fakat müdür çok kızgın bir şekilde beni ayıpladı. Daha sonra öğrendim ki, Ülker benim gibi yapanları bir kara listeye alıyormuş ve bir daha hiçbir zaman işe almıyormuş. Öyle duydum, belki doğrudur belki yanlıştır...
Bunlar gibi daha çok örnekler var, firmaların çalışanlarına ve müşterilerine karşı kötü davrandığına örnek olarak. Burada Çukurova Grubu ve Ülker'e ait örnekler verdim fakat hemen hemen piyasadaki çoğu firmada bunlara benzer tavırlar, çok daha kötüleri yaşanıyor. Bu benim örnek verdiğim firmalar, çoğu firmadan daha da iyidirler. Maksadım onları kötülemek değil. Her ne kadar böyle kusurları da olsa, Türkiye'ye çok katkı yapan firmalar bunlar.
Fakat isterim ki, firmalar ister çalışan olsun, ister müşteri olsun, her bir insana gerçekten değer versinler. Kendi haklarını nasıl savunuyorlarsa, muhataplarının da haklarını öyle savunsunlar. Kendilerini ne kadar değerli ve saygın görüyorlarsa, muhataplarını da öyle değerli ve saygın görsünler. Bundan kimsenin bir kaybı olmaz. Hem firmalar kazançlı çıkar, hem de müşteriler ve çalışanlar.
Gerçi firmalara gitseniz, hepsi zaten bu değerleri kabul ederler. Misyonları, vizyonları, politikaları hep bu fikirlerle doludur. Fakat uygulamadaki politikalarında, bu fikirlerin gerektirdiği işlemlerde eksikler olduğu sürece, o yazıların bir anlamı yok. Örnek vereyim: Superonline firmasının müşteri temsilcisiyle konuşuyorum. Ona derdimi anlattım. "4077 nolu kanunun 4, 6 ve 9. maddeleri ihlal ediliyor, yaptığımız sözleşmenin benden hiçbir şey talep edilmeksizin iptal edilmesi gerekiyor", dedim. Müşteri temsilcisi, "kendisinin bu konuda yetkili olmadığını" söyledi. "Tamam", dedim, "beni yetkili birine bağlar mısınız". "Maalesef", dedi, "böyle bir prosedürümüz bulunmuyor". "Peki, yetkili birinin telefonunu verir misiniz?". "Maalesef, beyefendi, bunu yapamam." Sonra ben ısrar ettim, fakat müşteri temsilcisi aynı şeyi tekrarladı ve sonunda meseleyi görüşemeden telefonu kapatmak zorunda kaldım.
Şimdi olayı inceleyelim. Müşteri ve firma arasında bir anlaşmazlık var. Müşteri firmayla anlaşmazlığı müzakere etmek istiyor. Firma ise, bu konuyu müzakere etmeye yönelik herhangi bir süreç tasarlamamış. Firmanın temsilcisi -ki ismi müşteri temsilcisi olarak geçiyor :)-, müşteriye yetkisi olmadığından standart kuralları hatırlatıyor. Bu durumda müşteri ne yapmalı?
Burada sorun nerede? Firma, müşteri temsilciliği adı verilen bir süreç tanımlamış, fakat bu süreci yürüten kişilere yetki vermemiş. Müşteri firmayla muhatap oluyor, ama asıl problemi firmayla tartışamıyor. Müşteri, firmanın yapılmasını öngördüğü ve izin verdiği dışında, hiçbir işlem yaptıramıyor.
Bu müşteri dostu bir süreç tasarımı ve yönetimi değildir. Eğer kurumsal bir firmaysanız, bu şekilde bir süreç tasarlarsanız, vizyonunuzda, değerlerinizde ne yazıyor olursa olsun, firmanız müşteriye dost değildir. Süreçler, sadece normal akışa göre değil, beklenmedik koşullara uygun bir şekilde tanımlanmış olmalı. Eğer bu beklenmedik koşulları dikkate almamışsanız, bu firmanıza ait bir yönetim ve organizasyon sorunudur. Dolayısıyla, firmanın sorumluluğunu üstlenip bu konudaki eksikleri gidermesi gerekir.
Benim önerim şu: Firma yöneticileri gerçekten iyi kalpli olsun. Bu sorunların temelinde, firmanın yöneticilerinin süreçleri tasarlarken, yeterince iyi düşünceli olmadıklarının yattığı kanısındayım. Mesela süreç tasarlıyorsunuz, biri diyor ki, "ya peki bu müşterilerin müşteri temsilcileriyle halledemeyeceği bir sorun olduğunda ne yapacağız". Öbür kişi der, "yapacak bir şey yok, temsilciyle halledemiyorsa, kendi bileceği iş, herkes için özel bir işlem yapamayız". Başkası der, "ama müşteri temsilcilerinin yetkisi yok, yetkili biriyle görüşmek isteyebilirler". Cevap gecikmez: "her müşteri çözemediği sorunu bizimle tartışırsa, biz başımızı kaşımaya vakit bulamayız". Toplantıdaki katılımcılar, bu söze hak verir. "Evet, haklı valla. Yapacak bir şey yok..."
İyi kalpli olmak gerekliliği, pek çok profesyonel yönetici için naif bir kavram olarak görünebilir. Ama ben "iyi kalplilik" tabirinin tam yerinde olduğu düşüncesindeyim. Yukarıda kurguladığım sorun, yöneticilerin veya kullanılan yönetim tekniklerinin yetkinliğiyle ilgili bir sorun değil. Bu sorun, tamamen insanın özündeki ahlakla ilgili bir sorun. Kimi önemsiyorsunuz? Kendinizi mi, muhatabınızı mı? Sizin gözünüzde muhatabınız da en az sizin kadar değerli ve saygın mı? Muhatabınıza nasıl davranıyorsunuz? Kendinize davranılmasını istediğiniz gibi mi, yoksa bir an önce kendisinden kurtulunacak bir baş belası gibi mi?
Başka bir yazımda, tüketicilere yardımcı olabilmek için, bu gibi sorunlarda kanuni yollardan hak aramakla ilgili tecrübelerimi yazacağım. 4077 nolu kanun, noterden ihbarname, ilçe hakem heyeti vs. konularına gireceğim. Bu Superonline problemi, çok başımı ağrıttı, bari böyle bir faydası olsun, millete :)
Perşembe, Temmuz 12, 2007
Universitelerle Ilgili Problemler
Az önce üniversiteden bir arkadaşla, akademisyenlikle ilgili bazı konuları tartışıyorduk. İlginç bulduğum birkaç noktayı buraya yazıyorum.
Amerika'da doktora yapmakla ilgili:
1. 100 kadar tezin en fazla bir iki tanesi işe yarıyor. (Georgia Tech Endüstri Mühendisliğinde master yapan birinin sözü)
2. Pek çok kişi çok istekli bir şekilde gittikleri halde vazgeçiyorlar. İTÜ, Boğaziçi'nde bölüm derecesi yapıp, iyi Amerikan üniversitelerinde doktorayı yarıda bırakıp geri dönenler veya orada çalışmaya başlayanlar var. Ya oradaki ekonomik imkanların çok kötü olması, ya da yaptıkları akademik işlerin onları tatmin etmemesi veya hocalarla sorun yaşamaları gibi sebeplerden bırakıyorlar.
3. Amerikadaki üniversiteler burslu giden doktora öğrencilerine çok düşük maaş veriyorlar: 1200 dolar seviyesinde. Bu paranın zaten en az 600 doları kötü bir oda tutmaya yetiyor. Bazı şehirlerde kiralar daha da yüksek. İyi bir yer tutmak zaten söz konusu bile değil. Orada haftada bir ancak dışarıda yemek yiyebilecek kadar paraları oluyor.
4. Pek çok kişi, Amerika'daki üniversitelere gidip sonra orada bir iş bulmaya çalışıyor. Zaten esas amacı akademik kariyer yapmak değil.
Türkiye'de akademisyenliğin maaş sorunları:
1. Kırşehir'de öğretim görevlisi biri, master bile yapmadığı halde, ikinci öğretim derslerine girmekle, ayda 3000 YTL üzerinde maaş alabiliyormuş. Fakat Boğaziçi'nde, doktoralı araştırmacılar, eğer asistanlık kadrosunda değilse, maaş almıyor. Asistan olanların da maaşları 1000 YTL civarında.
2. Akademisyen bir kişinin, Boğaziçi'nde çalışması, ona maaş olarak hiçbir maddi avantaj sağlamadığı gibi, Anadolu'daki pek çok üniversitedeki ders ücretlerinden, ikinci öğretimden mahrum olmaları sebebiyle, dezavantaj oluşturuyor.
Gönderen
Mert Nuhoglu
zaman:
2:53 ÖS
0
yorum
Etiketler: toplumsal, üniversite
Cuma, Temmuz 06, 2007
Gerçekliğe Saygı
Komplo teorilerinden bunaldım. Zengin fakir, eğitimli eğitimsiz her türden insanda ortak bir özellik olarak komplo teorilerine düşkünlük var. Acaba bizi millet yapan en temel ortak özelliklerden biri komplolara olan düşkünlüğümüz mü diye sormaya başlayacağım artık.
Neden insanlar sevmedikleri bir kişiyi hemen siyonizmin ve Amerika'nın uşağı olmakla suçluyor? İnsanlar kitap okuyor, üniversitelerde eğitim alıyor. Onca tarih kitabı okuyor. Görmüyorlar mı ki, Türkiye kuruldu kurulalı, ne zaman eksik oldu bu komplo teorileri? Neden birisiyle ilgili dayanaksız fakat sansasyonel bir iddia ortaya atılınca, insanlar, hemen buna inanıyor?
Varsayalım ki, biri birine iftira attı. Sonra bu iftiraya inanan başka biri bunu bir arkadaşına anlattı. Bu kişi de bunu başka birine anlattı. Şimdi bu iftirayı duyan kişi diyebilir mi ki, bu iddialar gerçek, çünkü en az iki kişiden bunu duydum...
Aslında komplo kelimesinden de çok hoşlanmıyorum. Bence hurafe kelimesi bu yapılanı daha iyi tarif ediyor. Eskiden hurafeler çok yaygındı, şimdi de komplolar. Gariptir ki, hurafelerin de kaynağı hep ya evliyalara ya da peygamber efendimize dayandırılır. Hep boş iddia. Eskiden çok önemsemiyordum, ama artık sürekli insanlardan duydukça artık bunalmaya başladım. Modern, bilgili görünen insanlar sadece cahil insanların inanacağı dayanaksız iddiaları anlatıyorlar. Açıkçası çok sert konuşmak da istemiyorum, çünkü kendi sevdiğim insanların içinde de komplolara inananlar var. Fakat bir yandan da artık yeter diyesim geliyor.
Nedir bu siyonizm ve Amerika mitinin altında yatan? Neden her kötülük siyonizmden geliyor? Öyle büyük bir güç ve akıl vehmediliyor ki, siyonist ve Amerikanın gizli yöneticilerine karşı, bir nevi ilahlaştırılıyorlar. Pek çok zaman bu komplolara inanan veya bazen bunları üreten kişiler, kendilerini vatansever veya dindar insanlar olarak görüyorlar. Ama her kesimde de yaygın bu yeni hurafecilik. Bana pek gelmiyor, ama bir şekilde çevremde çok görüyorum, powerpoint sunumlarıyla insanların birbirlerine gönderdikleri email tabanlı hurafeleri. Bu hurafelerden kastım, sadece 13 kişiye gönderilmesi gereken korku mektupları değil. Tayyip Erdoğan'ı siyonist veya Amerikan uşağı, Coca-Cola'nın içinde böcek özütü bulunduğunu iddia eden veya bunlar gibi sayısız powerpoint sunumlarının geleneksel hurafelerden tek farkı, ele aldıkları konular.
Benim düşünceme göre, hiçbir sağlam delil olmadığı halde, bu tip hurafeleri yaymak, cehaletten kaynaklanır. Bu tavır gerçekliğe karşı bir saygısızlıktır. Belki kimseye doğrudan bir zararı yok, fakat gerçeklik algısı önemli bir şey bence. Sadece korkulara, şüphelere, hayallere dayalı bir dünyada yaşamamalıyız. Gerçeğe saygı duymalıyız ve gerçeklik algısının hiçbir dayanaksız iddiayla bozulmaması için çaba harcamalıyız. Bu hurafelere alet olmamalıyız. Eğer gerçeği korumakta yeterince titiz davranmazsak, bu vehimcilik, şüphecilik hayatımızın daha önemli kısımlarına doğru yayılacaktır diye düşünüyorum. Yarın bir gün bize de yalan iddialarda bulanacaklar ve o zaman belki bunları reddedeceğiz, ama rüzgar eken fırtına biçer.
Gönderen
Mert Nuhoglu
zaman:
4:54 ÖS
0
yorum
Etiketler: psikolojik, toplumsal
Perşembe, Haziran 28, 2007
Düşmanlık Vehmi 2
Geçen hafta sonu ağbimin düğünü vardı. Akrabalarımla biraz siyaset konuşuyorduk. Ben burada gündelik siyasete girmek istemediğimden bunlara değinmeyeceğim. Fakat bu düşmanlık meselesi, gündelik siyasetin ötesinde, derin bir konu olduğundan onunla ilgili bir şeyler yazacağım.
İnsanlarımızdan pek çoğu Türkiye'deki tüm idarecilerin ABD ve İsrail tarafından yönlendirildiğine inanıyor. Ne yapılırsa yapılsın, hepsi ABD ve İsrail'e hizmet ediyormuş. Onlara dedim, ben küçüklüğümden beri bize hep bu senaryolar anlatılıyor. Dört tarafımız düşman. ABD ve Avrupa bütün kuvvetiyle, bizi şeytani tuzakların içine sokmaya çalışıyor. Hep böyle şeyler duyuyoruz. Hep Türkiye tarihin en kötü dönemindedir. Her an bölünebilir veya yıkılabilir. Sürekli karanlık odaklar, Türkiye'nin içini boşaltmaya çalışıyor. Bunlar, insanların ürettiği korkular ve vehimlerden başka bir şey değil. Korku üretmek kolaydır ve insan doğal olarak buna meyillidir. Bilmiyorum, buna sosyal bilimciler ne ad veriyor. Fakat insan, hiçbir objektif delil olmadığı halde, birilerinin kendisine tuzak kurduğuna ve onun kötülüğünü istediğine hemen inanıyor. Bu inancı bir kere yerleşti mi, ondan sonra ne görürse, bu korkularına delil görüyor.
Şimdi de pek çok kişide bu durumu görüyorum. Sadece bir kesime has değil. Bu dayanaksız korkular, ne yazık ki bütün kesimlerde var. Umarım yeni kuşaklar bu korkulara çok fazla itibar etmezler. Boşu boşuna kendilerini düşmanların ortasında kalmış gibi hayal etmezler.
İnternetteki gazeteleri okuyor musunuz? Ben eskiden hiç okumazdım, gazete okumayı genel olarak vakit kaybı olarak görüyorum. Umarım yakında tekrar bırakacağım gazete okumayı. Bir de haberlerin altındaki yorumlar, canımı sıkıyor. Herkes birbirine hakaret ediyor, herkes birbirine düşman. Nedir bu şiddet? Biraz sağduyu ve hoşgörü hakim olsa davranışlarımıza, kötü mü olurdu? Herkes, halktan, hoşgörüden, adaletten, eşitlikten yana. Ama davranışlar bunun tersi...
Milletini sevdiğini söyleyen bir insan, nasıl olur da kendi milletinden insanlara hakaret edebilir? Kendisine hoşgörü ve saygı gösterilmesini bekleyen insanlar, neden bu hoşgörüyü zıt fikirlilere göstermezler?
Siyasi ahlak konusunda eksiklerimiz çok fazla. Hangi siyasi görüşten olursa olsun, herkesin, siyasi ahlaka dair ilkelere tam uyması lazım. Mesela, kimse kimseye etiket yapıştırmamalı. Kimse kimseye kesin delili olmadığı halde, suç isnad etmemeli. Kimse kimsenin sözlerini bağlamından çıkartıp, çarpıtmamalı. Herkes birbirine güvenmeli. Kimse karşı tarafın güvenilmez, hain olduğu önyargısıyla hareket etmemeli. Herkes birbirinin iyi yönlerini görmeli ve ortaklıkları geliştirmek için gayret etmeli.
Bunlar aslında çok zor şeyler değil. Ama kendini eleştirebilme samimiyeti gerektiriyor. İşin sırrı, insanın kendisine değil, insanlara hizmet etmeyi amaçlamasında yatıyor. Bunu başarmak için, Peygamber Efendimizin dediği gibi, insan kendisi için istediğini komşusu (arkadaşı, yakını, vatandaşı ve tüm dünya insanları) için de isteyebilmeli... Ancak o zaman gerçekten iyi ahlaklı insanlar olabiliriz.
Çarşamba, Haziran 27, 2007
Beyin Göçünün Gereksizliği Üzerine
Bundan 5-10 sene öncesine kadar, yurtdışına beyin göçünün faydaları zararlarından daha fazlaydı. Fakat artık gerek internetin dünyayı birbirine yakınlaştırması, gerekse Türkiye'de çok nitelikli çok sayıda araştırmacı kadronun oluşması sebebiyle, beyin göçünün getirisinin önemli ölçüde azaldığını düşünüyorum.
Boğaziçi, ODTÜ, Sabancı gibi Türkiye'nin en nitelikli üniversitelerinden mezun olan bir kişi neden doktorayı yurtdışında yapar?
Eskiden, Türkiye'de bilgiye erişim olanakları sınırlıydı. Veritabanları yetersizdi. Bilimsel dergilere erişim sınırlıydı. Fakat şimdi, internetle birlikte, ABD'deki bir araştırmacıyla, buradaki bir araştırmacının erişebildiği kaynaklar arasında hemen hemen hiç fark yok.
Eskiden laboratuvar aletleri, yazılımlar çok pahalıydı ve Türkiye'de eksikti. Şimdi en son yazılımlara internet vasıtasıyla Türkiye'den ABD'yle aynı anda erişilebiliyor.
Laboratuvar cihazlarında bir miktar fark hala devam ediyor. Fakat bu da eskisi kadar önemli bir fark oluşturmuyor. Çünkü bir kere, pek çok bilim dalında yapılan araştırmaların büyük kısmı, çok pahalı laboratuvar aletlerine dayanmıyor. Belirli masrafları Türkiye'deki üniversiteler de rahatlıkla karşılıyor. Ama zaten pek çok araştırma, doğrudan bilgisayarlar üzerinde yapılıyor. Mesela genom veritabanında o kadar çok veri var ki, bir biyolog veya biyoenformatikçi hayatı boyunca hiç deneysel çalışma yapmasa da, bu veritabanından beslenerek çok sayıda yeni keşif yapabilir. Endüstri mühendisliği, bilgisayar bilimi gibi pek çok alanda, zaten esas çalışma problemleri hep bilgisayar ortamında yürütülüyor.
Bunların dışında, ABD'nin önemli bir faydası olarak, oradaki öğretim kadrosu öne sürülebilir. Bu çok önemli, çünkü hiçbir bilim adamı, kendi başına bir adada çalışamaz. İnsanlarla faydalı bir etkileşim içinde olmak ve bilgi alışverişinde bulunmak, çığır açıcı yenilikler üretmek için şart. ABD'nin iyi üniversitelerindeki bilimsel kadroların, genellikle Türkiye'nin gözde üniversitelerindekinden daha iyi olduğunu söylemek, herhalde çok yanlış olmaz. Ama bence bu iddiayı artık tartışmaya başlamalıyız. Acaba gerçekten ABD'deki kadrolar, Türkiye'dekilerden daha mı iyi?
Ben doğrusu, bundan biraz şüphe ediyorum. Bizim okuldaki pek çok araştırmacının, ABD'nin en iyi okullarındaki kadar yüksek nitelikli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu insanların yaptıkları yayınlar, en iyi dergilerde çıkıyor ve çok sayıda referans alıyor. Gerçi, Amerikalılar kadar yüksek puan alamıyoruz, fakat bunun sebebinin sürekli devam eden beyin göçüyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Bir araştırmacının en iyi araştırma yapabileceği doktora ve doktora sonrası dönemler, genellikle Amerika'da geçiyor. Boğaziçinden mezun olup da, tam zamanlı olarak yine Boğaziçinde doktora yapanların sayısı çok sınırlı. Doktora sonrası çalışma yapansa sanırım yok denecek kadar az.
Buradan mezun olanlar, ABD'nin en iyi okullarına kabul alıyorlar ve pek çoğu orada öğretim üyesi oluyor. Öyleyse, insan kalitesi olarak burayla orası arasında bir fark yok. Ayrıca buradaki hocaların da hemen hepsi, yine ABD'den buraya dönmüş hocalar. Bu insanlar, ABD'de dururken, ne kadar yüksek nitelikli araştırma yapabiliyorsalar, teorik olarak aynı niteliği burada da sürdürüyor olmalılar. Fakat eksikler olabilir, ama bu da büyük oranda doktora ve doktora sonrası araştırma kadrolarındaki kayıptan kaynaklanıyordur, diye düşünüyorum.
Eskiyle bugün arasındaki bir başka fark da, ekonomik farklılıklar. Eskiden Avrupa veya ABD'ye gitmiş bir insan, çok görmüş biri sayılırdı. Türkiye'de hiç bilgisayarlar yokken, bilgisayarlarda çalışırlardı. Pek çok teknolojiyle Türkiye'deki meslektaşlarından çok daha erken tanışırlardı. Fakat şimdi böyle bir farklılık çoğu alan için geçerli değil. Çok sınırlı sayıda alanda, ABD'li araştırmacıların kullandığı teknoloji Türkiye'dekinden ileri seviyede. Teknolojik yakınlaşmanın dışında, kişisel hayat seviyeleri arasındaki fark da büyük ölçüde kaybolmuş durumda. Eskiden Avrupa'ya gidenler, Türkiye'ye dönünce, orada gördükleri şeyleri anlatırlardı. Biz de onları dinlerdik. Şimdi Avrupa'da tüketim ürünü olarak, konfor eşyası olarak ne varsa, Türkiye'de de var. Ekonomik zenginlik olarak da fark büyük ölçüde azalmış durumda. En azından beyaz yakalılar için, Türkiye'deki ortalama satın alma gücüyle, yurtdışındaki arasındaki fark, en azından özel sektörde çalışanlar için, çok azalmış durumda.
Bütün bunları dikkate alınca, bilim adamlarının artık yurtdışına gitmelerinin eskisi kadar getirisi olmadığını düşünüyorum. Yurtdışındaki okullarla rekabet eden Türk üniversitelerinin, doktora ve doktora sonrası araştırma programlarını, araştırmacılara daha cazip ve rekabetçi hale getirmeleri çok faydalı olacaktır.
Gönderen
Mert Nuhoglu
zaman:
4:31 ÖS
0
yorum
Etiketler: toplumsal, üniversite
Pazar, Mayıs 27, 2007
Bilgi Teknolojilerinin Gelecegi
Bu yazı biraz fütürist bir yazı olacak.
YÖK'e, Milli Eğitime, DPT'ye ve Türkiye'nin eğitim politikalarını yönlendiren diğer kurumlara bir öneride bulunmak istiyorum: Bilgisayar programcılığına yönelik olabildiğince yatırım yapın.
Biliyorum, hepimiz bilgi teknolojilerinin ne kadar kritik olduğunu biliyoruz. Bütün okullara birer bilgisayar sınıfı kuruldu. Bu çok güzel.
Fakat bence bilgi teknolojileri o kadar önemli ki, bunun önemini belki abartıya kaçacak şekilde vurgulamamız lazım. Son 20 yılda bilgisayarların hayatımızda ne kadar büyük değişiklikler yaptığını hepimiz gördük, öyle değil mi?
Artık okulda hocama emaille ödevimi gönderiyorum. Yaz okulu için, ABD'den gelecek bir hocaya erişmek ve dersle ilgili hazırlıkları yapmak, köşedeki markete gitmekten daha kolay. Saymaya gerek yok, hepimiz emailden, google'a, forumlardan, erp yazılımlarına kadar bilgi teknolojilerinin hayatımızı ne kadar kolaylaştırdığını her gün görüyoruz.
Pek çoğumuz bilgi teknolojilerinin çok önemli olduğunun farkında. Geçmiş 20 yıla bakarak bunu biliyoruz. Fakat bu yeterli değil. Bilgi teknolojilerinin şu ana değin sağladığı faydalar, önümüzdeki 50 yıl içinde sunacağı faydaların yanında çok ufak kalacak. Bilgi teknolojileri hala, çocukluk evresinde. Daha bilgi devrimini belki görmedik bile.
Programcılık dünyasında ortaya çıkan gelişmeler, gelecek yıllarda çok daha kolay ve kaliteli yazılımlar yapmamıza izin verecek. Keşfedilmiş teknolojilerin sunduğu potansiyelin çok az bir kısmını kullanıyoruz hala. Ki daha pek çok teknoloji de keşfedilmedi. Yenilik geliştirmenin hızı giderek hızlanıyor. Bu hızlanma üssel büyümesine daha uzun bir süre daha devam edecek.
Bunları şu yüzden söylüyorum: Bu konuya yatırım yapmaya bakın.
Eğer gençseniz, kendi kendinize programlamayı öğrenin. Üniversiteye girmeyi beklemeyin. Üniversite eğitimi çok iyi bir şey, fakat programlama dünyasındaki evrimin hızı o kadar yüksek ki, pek çok üniversitede sunulan programcılık eğitimi, bunun gerisinde kalıyor. Yine hiç olmamasından iyidir, fakat siz kendinizi üniversiteyle sınırlamayın.
Eğer çocuklarınız varsa, çocuklarınızı programlamaya yönlendirin. Gelecekte bilgisayar mühendisi olmaları şart değil. Hangi mühendisliği ve hatta sosyal bilimleri okuyacak olursa olsunlar, programlama bilgisi çok büyük değer katabilir.
Eğer milli eğitimde, Yök'te veya başka bir politika belirleyici kurumda görevliyseniz, bu konuya yatırım yapılması için elinizden geldiğinizce çaba harcayın. İçinde yanlışlar ve israflar bulunan yatırımların bile, getirisi çok yüksek olacaktır.
Eğer iş adamıysanız, bilgi teknolojileri alanına girmenin bir yolunu bulmaya çalışın. Çevrenizde gördüğünüz örneklerin başarısızlıkları sizi aldatmasın. Uzaklara bakın: ABD'deki garaj milyonerlerini hatırlayın. Bunların yaptıkları işler, kesinlikle Türkiye'de de yapılabilir işler. Tek eksiğimiz, vizyon.
Eğer mühendisseniz, hangi sahada çalışıyor olursanız olun, bilgisayar programcılığını öğrenin. Mevcut işinizden daha zor bir iş değil. Bilgisayar mühendisliği okumuş olmak şart değil, programcılık için. Diğer bütün mühendisliklerden daha yenilikçi ve açık bir mühendislik dalı, programcılık. Kendi kendinize programcı olabilirsiniz.
Sakın dünyada google, microsoft gibi firmalardan kaç tane var? O kadar başarılı olmak için, çok para lazım diye düşünmeyin. Bilgi teknolojilerine dayanan yeni ekonomi, eski ekonomiyi zaman içinde tamamıyla ikame edebilir. Sadece ikame etmekle kalmayıp, aynı zamanda pek çok yeni sektörler oluşturuyor. Bu ekonominin büyüklüğü o kadar büyük ki, çok, gerçekten çok sayıda yeni şirketi besleyebilir. Dolayısıyla rekabetten çekinmeyin. Fakat tamamen kopya ürünler üretmekle kalmayın. Başkalarından esinleneceksiniz, ama mutlaka farklılaşmaya da çalışın.
Eğer işsizseniz, sahip olduğunuz serbest zamanı, programcılığı öğrenerek geçirin. Internet üzerinden serbest programcılara (freelancer) proje bazlı iş veren pek çok yer var. Bunlara program üretin. Ben yaşlandım, geç kaldım demeyin, programcılığı öğrenmek, yeni gireceğiniz bir işi öğrenmekten çok farklı değil. Tek sorun, kendi başınıza bunu öğrenmek zorunda olmanız. Tek yapmanız gereken, kendinizi programlama işine odaklamak. Eğer sıkı çalışırsanız, çok kısa zamanda bu işe adapte olabilirsiniz.
Cumartesi, Mayıs 05, 2007
Düşmanlık Vehmi
İnsan başkalarının kendisine düşman olduğu vehmine kapılmaya meyilli bir varlık.
Farklı insanlarda, farklı düşmanlık algıları var. Mesela:
- Bütün Amerika ve İsrail, müslümanların altını oymak için planlar kuruyor.
- Bütün çevre ülkeler, Türkiye'nin altını oymak için uğraşıyor.
- Bütün iş arkadaşlarım, beni küçük düşürmek için uğraşıyor.
- Eşimin bütün ailesi, bana düşman.
- Bütün x grubu (aile, akraba, arkadaş, parti, herhangi bir topluluk olabilir), bana veya bizim gruba (aile, arkadaş topluluğu, ülke, parti, takım ...) düşman.
Bunlar gibi algılamalar anlamsız hatta tamamen boş bir düşmanlık yanılgısından kaynaklanıyor. Acaba sebebi nedir bu algı hatasının? Neden bu kadar yaygın ve sık görünüyor?
Neden insan birilerinin kendisine veya kendini ait hissettiği gruba düşman olduğunu düşünmeye bu kadar açık bir kafa yapısına sahip? Düşmanlık algısı, insanda bir menfaat, zevk veya bağımlılık yapıcı bir his mi oluşturuyor?
Acaba bu düşmanlık algılamasının sebebi, insanın benmerkezci düşüncesi olabilir mi? Kendimizi o kadar önemsiyoruz ki, başkalarının da bizi çok düşündüğünü (iyi veya kötü) zannediyoruz. İyi olanları es geçiyoruz, fakat kötü olanlar tehdit oluşturduğundan korkularımızı tahrik ediyor ve zihinsel dikkatimizin aslan payını alıyor.
İnsanın aslında düşündüğü kadar da önemli olmadığını anlaması için, güzel bir deney biliyorum. Bulunduğunuz şehirden uzun bir süreliğine başka bir şehire taşının. Döndüğünüzde, siz yokken, hayatın hiç sorunsuz aktığını göreceksiniz. Pek çok kişi sizin yokluğunuzu hiç hissetmemiş olacak, hissedenlerse, sizi sevdiklerinden özlem duymuş olacak, yoksa size ihtiyaç duyduklarından bir sıkıntı yaşamayacaklar.
Bu konuyu çok önemsiyorum. Çünkü düşmanlıklar hem toplumsal seviyede hem de daha alt dairelerde, insanların hayatına muazzam seviyede zarar veriyor. Gerçek olmasa bile, platonik düşmanlık seviyesinde bile kalsa, yine de insanların mutluluklarına ve üretkenliklerine engel oluyor.
Gönderen
Mert Nuhoglu
zaman:
1:41 ÖS
0
yorum
Etiketler: psikolojik, toplumsal

